Konfüçyüs'ün şöyle bir tanımı var:
Dünyada beş ağır suç vardır.
Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, daha sonra gelirler.
Bu beş suç şunlardır:
Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözü peklik,
İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık,
Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık,
Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek,
Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.
Neyi yaparsak yapalım sanırım bu tanımlamaları unutmamak lazım…
Haksız mı sizce Konfüçyüs.
Şimdi almış bilgeden iki satırı dayıyor önümüze demeyin.
Ama bu bakış açısını her kesime, her alana yayabiliriz.
Siyasetin, sosyal yaşamın inceliklerini yakalamış, hayatı paylaşan bir toplumla çok şeyi yapabiliriz.
Yumurtaların hepsini aynı sepete koyarsak sonra neden kırıldığına şaşmayalım...
Ülke siyaseti de işte geneline bakıldığında burada tıkanıyor.
Çünkü markalaşamıyor siyaset.
Kendi açmazında boğuştukça önümüze model üstüne modeller, dengeler çıkıyor.
Hep söyleriz ya.
Bir ürüne isim koyarak hemen markalaşamıyorsunuz, marka olamıyorsunuz.
Ona duygu, hikaye, farklılık ve itibar yükleyebilirseniz marka yaratabiliyorsunuz.
Sizce siyaset ürününün niye piyasa değeri yok? Nerede tıkanıyor?
Mevlana der ki "Âlemin bal şerbetinden bana ne? İşte önümde benim ayran tasım…''
Bu söz çok şeyi ifade ediyor.
Dersini alan var mı?