Çin’in Borç Verdiği Dünyada Yeni Güç Dengesi

Çin’in Borç Verdiği Dünyada Yeni Güç Dengesi

Dünya ekonomisinde güç dengeleri değişirken Çin, yalnızca üretim kapasitesi, ihracatı ve teknoloji yatırımlarıyla değil, uluslararası kredi politikalarıyla da etkisini artırıyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin altyapı yatırımlarını finanse etmek amacıyla Çin’den aldıkları krediler, küresel ekonominin önemli tartışma başlıklarından biri hâline geldi. Demir yolları, limanlar, otoyollar, enerji santralleri ve maden yatırımları üzerinden ilerleyen bu finansman modeli, bazı ülkeler için kalkınma fırsatı yaratırken bazıları için ağır bir borç yüküne dönüşebiliyor.

Peki, Çin’e en fazla borcu olan ülkeler hangileri? Bu sorunun yanıtında yalnızca borcun büyüklüğüne değil, ülkenin ekonomik kapasitesine, döviz gelirlerine ve geri ödeme gücüne de bakmak gerekiyor. Çünkü büyük bir ekonominin taşıyabildiği borç, küçük bir ülke için ciddi bir ekonomik krizin başlangıcı olabilir.

Çin’e en fazla borcu olan ülkeler

Çin'in uluslararası kredi ağında Pakistan, Angola, Venezuela, Etiyopya, Kenya, Zambiya, Sri Lanka ve Laos gibi ülkeler öne çıkıyor. Bu ülkelerin Çin'le finansal ilişkileri, dış borçların ekonomik ve siyasi sonuçlarını anlamak açısından önemli örnekler sunuyor.

2023 yılına ilişkin bazı karşılaştırmalarda Pakistan'ın Çin'e borcu 22,5 milyar dolar, Angola'nın borcu ise 17,8 milyar dolar olarak aktarılıyor. Etiyopya'nın yaklaşık 6,5 milyar dolar, Mısır'ın 6,3 milyar dolar, Zambiya ve Kenya'nın ise yaklaşık 6 milyar dolar borcu bulunduğu belirtiliyor. Bunlar geçmiş döneme ait rakamlar olduğundan güncel borç bakiyeleriyle karıştırılmamalı. Yeni krediler, geri ödemeler ve borç yapılandırmaları ülkelerin sıralamasını değiştirebilir.

Pakistan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru kapsamında enerji ve ulaşım yatırımlarından önemli ölçüde yararlandı. Ancak dış finansman ihtiyacı, döviz rezervleri üzerindeki baskı ve borç ödemeleri ülkenin ekonomi yönetimini zorlayan unsurlar arasında bulunuyor.

Angola ise petrol karşılığında kredi anlaşmalarıyla dikkat çekiyor. Petrol gelirlerinin borç ödemelerinde önemli rol oynaması, küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmaları ülkenin mali dengeleri açısından belirleyici hâle getiriyor. Petrol fiyatları düştüğünde gelirlerin azalması, borç ödeme kapasitesini de zayıflatabiliyor.

Afrika'da Etiyopya ve Kenya, Çin finansmanıyla gerçekleştirilen demir yolu ve altyapı projeleriyle öne çıkıyor. Bu yatırımların ticareti ve ulaşım kapasitesini geliştirmesi beklenirken, projelerin sağladığı ekonomik getirinin finansman maliyetlerini karşılayıp karşılamadığı önem taşıyor.

Zambiya'nın borç krizi ve kreditörlerle yürüttüğü yeniden yapılandırma görüşmeleri de dikkat çekici. Sri Lanka ise Hambantota Limanı'nın uzun süreli işletme anlaşması nedeniyle Çin kredileri tartışmasının sembollerinden biri oldu. Bununla birlikte Sri Lanka'nın ekonomik krizini yalnızca Çin borçlarıyla açıklamak doğru değildir; ülkenin döviz gelirleri, turizmde yaşanan sorunlar, vergi politikaları ve diğer dış borçları da krizde etkili oldu.

Borç tuzağı mı, kalkınma fırsatı mı?

Çin'in kredi politikaları söz konusu olduğunda sıkça kullanılan kavramlardan biri “borç tuzağı diplomasisi”. Bu yaklaşım, ülkelerin geri ödemekte zorlanacakları borçlara yönlendirilerek stratejik tavizler vermek zorunda bırakılabileceklerini savunuyor. Ancak her Çin kredisini bu çerçevede değerlendirmek doğru olmaz. Borç krizlerinde kötü yatırım kararları, küresel faiz artışları, döviz darboğazları ve yerel yönetim hataları da etkili olabiliyor.

Asıl mesele, kredinin hangi koşullarla alındığı ve ülkeye ne kadar ekonomik fayda sağladığıdır. Bir liman ihracatı artırıyor, bir demir yolu ticareti hızlandırıyor, bir enerji santrali üretim maliyetlerini düşürüyorsa borç kalkınmanın finansman aracı olabilir. Buna karşılık yatırım yeterli gelir yaratmıyor ve kendi maliyetini karşılayamıyorsa gelecek nesillerin bütçesi üzerinde ağır bir yük oluşturabilir.

Üstelik Çin'in sağladığı finansman yalnızca doğrudan devlet kredilerinden oluşmuyor. Kamu bankaları, devlet şirketleri ve farklı finansman kuruluşları üzerinden verilen kaynaklar, toplam borcun hesaplanmasını güçleştirebiliyor. Bu nedenle ülkelerin borçlarını karşılaştırırken verinin yılına ve kapsamına dikkat etmek gerekiyor.

Türkiye açısından ne anlama geliyor?

Çin'in uluslararası kredi politikasının etkileri, borç alan ülkelerle sınırlı değil. Borç krizine giren ülkelerin ithalatı azaltması küresel ticareti etkileyebilir. Buna karşılık Afrika ve Asya'daki altyapı yatırımları Türk müteahhitleri, lojistik şirketleri ve ihracatçılar için yeni fırsatlar yaratabilir. Küresel ticarette yaşanabilecek yavaşlama ise Türkiye'nin dış talebini olumsuz etkileyebilir.

Benim üzerinde durduğum temel nokta şudur: Borçlanma tek başına bir ülkeyi yoksullaştırmaz; üretime dönüşmeyen, geri ödeme kapasitesi hesaplanmadan kullanılan borçlar ekonomiyi çıkmaza sürükleyebilir. Bu değerlendirme yalnızca Çin kredileri için değil, bütün dış finansman kaynakları için geçerlidir.

Sonuç olarak Çin'in küresel ekonomideki gücü, yalnızca ürettiği mallarla değil, sağladığı finansmanla da ölçülüyor. Pakistan'dan Angola'ya, Zambiya'dan Laos'a kadar farklı ülkelerin deneyimleri, dış borç yönetiminde şeffaflığın ve ekonomik getirinin önemini ortaya koyuyor.

Ekonomik bağımsızlığın gerçek ölçüsü, ne kadar kredi alındığı değil, alınan kaynağın ülkeye ne kadar kalıcı refah kazandırdığıdır. Borçla yapılan yatırımlar üretimi, istihdamı ve ihracatı artırıyorsa geleceğe yatırım yapılmış demektir. Aksi durumda kalkınma amacıyla alınan krediler, gelecek nesillerin sırtına yüklenen bir maliyete dönüşebilir

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

[email protected]

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ