Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) açıkladığı Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi verilerine göre resmi rezerv varlıkları bir önceki haftaya göre yüzde 2,4 azalarak 174,4 milyar dolara geriledi.
Rezervlerdeki yaklaşık 4,3 milyar dolarlık gerileme, tek başına değerlendirildiğinde dikkat çekici görünse de rakamın hangi kalemlerden oluştuğuna bakmak gerekiyor. Çünkü rezerv yönetiminde yalnızca toplam tutara bakmak yeterli değil. Rezervlerin döviz ve altın dağılımı, kısa vadeli yükümlülükler, swap işlemleri ve kullanılabilir döviz likiditesi de aynı derecede önem taşıyor.
18 Eylül haftasında döviz varlıkları 62,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşirken altın cinsinden rezerv varlıkları yüzde 1,2 artarak 111,6 milyar dolara yükseldi. IMF rezerv pozisyonu ile Özel Çekme Hakları’nın toplamı ise 7,7 milyar dolar oldu.
Burada dikkat çekici gelişme, rezervlerdeki düşüşe rağmen altın tarafının destek vermesi. Türkiye’nin rezerv yapısında altının ağırlığı uzun süredir artıyor. Altın fiyatlarındaki yükseliş de dolar cinsinden rezerv değerinin korunmasına katkı sağlıyor. Ancak altın rezervinin yüksek olması ile piyasada ihtiyaç duyulduğunda hızlı biçimde kullanılabilecek döviz likiditesinin aynı şey olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor.
Benim açımdan verilerin en önemli mesajı da burada ortaya çıkıyor. Ekonomide güvenin sürdürülebilmesi için sadece yüksek bir toplam rezerv rakamına değil, güçlü ve erişilebilir döviz likiditesine ihtiyaç var. Çünkü ithalat ödemeleri, dış borç servisleri, enerji faturaları ve finansal piyasalardaki olası dalgalanmalar döviz likiditesinin önemini doğrudan artırıyor.
18 Eylül haftasında kamu sektörünün kısa vadeli döviz yükümlülükleri de yüzde 0,4 artarak 119,7 milyar dolara çıktı. Bunun 51,1 milyar dolarlık bölümü önceden belirlenmiş yükümlülüklerden, 68,6 milyar dolarlık bölümü ise şarta bağlı yükümlülüklerden oluştu. Aynı hafta Merkez Bankası’nın yabancı para swap işlemlerinden kaynaklanan net döviz yükümlülüğü 16,5 milyar dolar olurken, altın swapları kaynaklı net alacak 3,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Bu rakamlar bize rezerv yönetiminin bilanço tarafında oldukça kapsamlı bir yapı bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla rezervlerdeki haftalık değişimi değerlendirirken yalnızca “rezerv arttı” veya “rezerv azaldı” şeklindeki basit yorumların ötesine geçmek gerekiyor.
Öte yandan 18 Eylül haftasında döviz mevduatlarında da dikkat çekici bir hareket yaşandı. Parite etkisinden arındırılmış verilere göre yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları 3 milyar 30 milyon dolar arttı. Artışın 362 milyon doları gerçek kişilerden, 2 milyar 668 milyon doları ise tüzel kişilerden geldi.
Şirketlerin döviz mevduatındaki yükseliş, özellikle dış ticaret yapan firmaların kur riskine karşı likidite tutma eğilimini yansıtıyor olabilir. Bunun yanında piyasalardaki belirsizlik dönemlerinde işletmelerin döviz likiditesini artırması da doğal bir davranış olarak değerlendirilebilir. Ancak bunun kalıcı bir eğilim olup olmadığını önümüzdeki haftaların verileri gösterecek.
Rezerv hareketlerinin finansal piyasalar açısından bir başka boyutu da sermaye akımlarıdır. 18 Eylül haftasında yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi ve tahvil tarafında satış yaptığı bildirildi. Bu hareketlerin rezervler üzerindeki etkisi doğrudan veya dolaylı kanallardan ortaya çıkabilir.
Burada asıl mesele, rezervlerdeki haftalık düşüşün kalıcı bir eğilime dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Tek haftalık veriler üzerinden ekonominin geneli hakkında kesin sonuçlara ulaşmak doğru olmaz. Nitekim TCMB’nin uluslararası rezerv ve döviz likiditesi tablosu, resmi döviz varlıklarının yanında kısa vadeli döviz yükümlülüklerini de birlikte izlemeye imkân veriyor.
Türkiye açısından önümüzdeki dönemde üç konu özellikle önemli olacak. Birincisi rezervlerin yeniden artış eğilimine girip girmeyeceği, ikincisi döviz likiditesinin kısa vadeli yükümlülüklere karşı dayanıklılığı, üçüncüsü ise yabancı sermaye girişlerinin devam edip etmeyeceği.
Sonuç olarak 18 Eylül haftasının rezerv verileri, Türkiye ekonomisinde döviz likiditesi yönetiminin hâlâ kritik bir başlık olduğunu gösteriyor. 174,4 milyar dolarlık resmi rezerv varlığı önemli bir büyüklük olmakla birlikte, rezervin niteliği ve kullanılabilirliği toplam rakam kadar önem taşıyor. Altın rezervlerindeki artış olumlu bir denge unsuru oluştururken, döviz varlıkları, kısa vadeli yükümlülükler ve swap pozisyonları birlikte değerlendirilmelidir.
Önümüzdeki dönemde rezervlerin yeniden güçlenmesi; cari dengedeki gelişmeler, turizm gelirleri, ihracat performansı, dış finansman koşulları ve sermaye hareketleriyle yakından bağlantılı olacaktır. Bu nedenle rezerv rakamlarını yalnızca bir Merkez Bankası bilanço kalemi olarak değil, Türkiye ekonomisinin dış şoklara karşı dayanıklılığını gösteren önemli göstergelerden biri olarak okumak gerekiyor.