Geçen yazdığım Amerika eleştirim 'heyy yanka go home' başlığı birilerine batmış.
Elbet eleştiri olacak, yadırgamam da…
Ama bana "Amerika'ya giderken iyi, ne oldu şimdi eleştiriyorsun" yorumları için sözüm net...
Allahın langorozları...
Be hey dünyaları öküzün gördüğüyle sınırlı olanlar...
Birçoğunuz koltuğunuzdan kıçınızı kaldırmazken bizler dünyanın bir ucundan, Avrupa'nın başkentlerinden yayınlar yapıyorduk.
Amerikaymış, cartmış curtmuş…
Bilmeyenlere anlatayım. Washington'a resmi davetle gittim.
ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Grossman döneminde İstanbul Konsolosluğu Basın ve Kültür İşleri Konsolosu Walter Douglas medya ziyaretinde 'seçimleri Amerika'da izlemek ister misin?' deyip bizzat davet etmişti. Akşam da özel bir yemek yemiştik. Hatta pasaportları bile o an ofiste elden teslim ettik.
O dönem Sönmez Holding'in medya grubuna bağlı televizyonun başındaydım.
Ve beğenin beğenmeyin iyi işler yapıyorduk.
İlk kez de bir yerel istasyon direkt Beyaz Saray'dan canlı yayın yapacaktı. Önemli bir tecrübe değil mi bu? Bununla da kalmadık. Amerika ziyaretimde yanımda Görsel Yönetmenimiz Kerem Dağaltı da vardı. Bu da yerelden evrensele açılmaktı. Birileri gibi yan odaya geçip telefon bağlantısı altına 'Brüksel’ yazdırmadık.
İki özel canlı yayın yaptık Washington'da.
Biri Voanews'in stüdyolarında ABD Stratejik Araştırmalar Merkezi Koordinatörü Bülent Ali Rıza ve TÜSİAD'ın Washington temsilcisi, ve Amerikan kanalının Türkçe bölüm müdürü Taclan Suerdem konuğumdu. Bu yayından bir kaç saat sonrada Beyaz Saray'dan seçim sonuçlarına ilişkin özel analiz ve yorumlarla tekrar canlı yayın yapıyorduk ana haber saatinde.
Benim o tarihte yayına aldığım konuklar bizden 2 gün sonra rahmetli Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün'de konuğuydu.
Ben mesleğe yıllar öncesinde Mehmet Ali Birand'ın öneri ve özel davetiyle Milliyet'te başladım.
O gün Washington'da Birand telefonda Bülent Ali Rıza'yı programa davet ederken sonrasında yanında ben olduğumu öğrenince telefona istedi ve şunu demişti.
"İşte şimdi boynuz kulağı geçti"
Nur içinde yatsın, Brüksel'de de diğer Avrupa başkentlerinde de hep yan yana yayınlar yaptık.
Sonrasında yine gittim Amerika'ya. Bush, Obama ve şimdikiler..
Birileri gibi ne Pensilvanya kapısı aşındırdık, ne gazeteci kılığında mektup taşıdık.
Bir de kalkıp bazı dangalakların 'acaba bunlar Amerika'da değil de, blubox mı yapıyor" yorumları da geldi kulağımıza.
Biz ülkesini 2 kuruşa satan şerefsizlerden değiliz. Eleştiri getirenler son yazımı bir daha okusun, 3 gün önceki yazı sitede duruyor.
Rahmetli Birand Kanal D'de ana haberleri sunarken CNN'i de yönetiyordu. Vefat edene kadar da her bülten sonu haberleşir, görsel ve içerik analizleri yapardık. Bu da büyük keyifti. Kaç kez Ankara'da olmamı istedi. Gruba yazı yazma önerileri getirdi. Hürriyet'teki köşesinde bizim yorumlarımıza atıfta bulunur 'mutlaka yazmalısın Aysun' diye atıfta bulunurdu. Bugün yazıyorsam beni sürekli teşvik eden Birand'ın çok payı var. Sağlık sebeplerimizden dolayı uzak durmak zorunda kaldık sadece son önerilerine, o da tedavi görüyordu ve kaybettik.
Bugün ne Amerika'dan, ne Avrupa'dan yayın yapmak matah bir şey değil.
Hala Avrupa akreditasyonlarımız devam ediyor.
Gidip geliyoruz yurtdışına. Bir yanımız büyümüyor.
Yazıp çiziyoruz, Kime neyi anlatacağız.
Sadece bir dip not ekleyeyim.
Amerika gidişlerimde yayınlarda da söylemiştim, yazılarımda da kaleme almıştım:
'Amerika'nın Bush'luğu" demiştim.
Yine şimdiki gibi o tarihlerde de akıl veriyor, yönetmek istiyordu..
Bugün farklı mı?
Ortalık puşt doluyken yemişim çakmaların tepkilerini…
Boşlukta olunca insanlar boşu boşuna konuşuyorlar işte…
Neyse... Sallayın gitsin alayını.
Girdik hafta sonuna... Güne dairi Goethe'nin bir sözüyle noktalayalım:
“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.”
Ne güzel demiş.
Anlayana Goethe, anlamayanın koyun G…!