MHP Lideri Bahçeli: Muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında konuştu.

MHP Lideri Bahçeli: Muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir

Devlet Bahçeli'nin konuşmasından öne çıkanlar;

Enerji kaynaklarının güvenliğiyle sınır emniyetinin, uluslararası hukuk ile ırkçı ve mezhepçi zihniyetlerin arasında ilmek ilmek örülmüş çok katmanlı bir hesaplaşma ağı bulunmaktadır. 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak hava saldırılarıyla başlayan savaşın, 7 Nisan'da iki haftalık ateşkese bağlanmış görünmesi krizin bittiği anlamına gelmemektedir. Bu ateşkes, kapsamlı bir uzlaşıdan ziyade tarafların stratejik ve temel hedeflerine ulaşamadığı bir noktada pozisyonlarını gözden geçirmesine imkân tanıyan geçici bir duraklama niteliğindedir.

Kalıcı çözüm zemini oldukça zayıftır. Savaşın nihayete ermesi ve barışın sağlanması ise erişilebilir bir hedef olmaktan uzaktır. Bu nedenle bugün ateşkes diye sunulan tabloyu saf dil bir iyimserlikle değil, devlet ciddiyetiyle okumak zorundayız. Çünkü ateşkesin kendisi bile bir güç mücadelesinin aracına dönüşmüş durumdadır. Trump'ın, Hürmüz Boğazı'nın açılması şartıyla iki haftalık ateşkesi kabul ettiklerini ve İran'dan 10 maddelik teklif aldıklarını söylemesi, buna karşılık İran'ın da savaş hedeflerine ulaşıldığını ilan etmesi krizin masaya taşındığını göstermiştir. Anlaşılmaktadır ki silahların geçici olarak susması, hesapların kapandığı değil, gerek sahada gerek masada yeniden ayarlandığı bir ara safhaya işaret etmektedir. İstanbul'da 12 Nisan'da gerçekleştirilen doğrudan ABD-İran müzakereleri ise herhangi bir anlaşma sağlanamadan sona ermiştir. Yalnızca sahada değil, diplomatik zeminde de bütün ağırlığını sürdüren bu mücadele sonrasında görüyoruz ki ortada bitmiş bir kriz değil, yalnızca biçim değiştirmiş bir bilek güreşi mevcuttur.

İslamabad'da sonuçsuz kalan görüşmeler, bölgedeki çatışmaların küresel bir yıkıma evrilme ihtimalini daha da kuvvetlendirmiştir. Denetimsiz ve önü alınmayan güç rekabeti ve silahlanma hırsı nasıl ki bugün Orta Doğu'da bombaların patlamasına sebebiyet veriyorsa, yarın Avrupa'nın göbeğinde, Asya'nın düğüm noktalarında ve Afrika'nın kırılgan havzalarında daha büyük yıkımların da önünü açacaktır. 2020'de küresel salgınla sarsılan insanlık, Ukrayna-Rusya savaşıyla, Kızıldeniz ve Karadeniz'de bozulan ticaret güvenliğiyle, Gazze'deki insanlık dramıyla, Lübnan'daki yıkımla, Etiyopya'da, Sudan'da ve Somali'de patlak veren krizlerle durmaksızın savrulmuştur. Keşmir hattında Hindistan ile Pakistan'ın karşı karşıya geldiği, bugün Pakistan'da Pakistan-Afganistan geriliminin on binlerce insanın hayatını alt üst ettiği bir dünyada, yangının tek bir bölge ile sınırlı kalacağını düşünmek tehlikeli bir gaflettir. Dünya Savaşı ihtimalinin daha yüksek sesle telaffuz edildiği böylesi bir dönemde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Antony Kuvvertes'in öncülüğünde ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye ve Avrupa Birliği'nin katılımıyla bir Dünya Barış Konseyi mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi, insanlık nam ve hesabına tarihi bir mecburiyettir. 

"TÜRKİYE HAZIRDIR"

Barış lafzını taşıyıp savaşı fiilen büyüten ikircikli anlayışların değil, adaleti, dengeyi ve hakkaniyeti esas alan yeni bir küresel iradenin tecellisi artık kaçınılmazdır. Türkiye, tarihinin yüklediği sorumlulukla ve coğrafyasının biçtiği misyonla elini taşın altına koymaya hazırdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" vecizesi, dün olduğu gibi bugün de atacağımız her adımın rotasını, yürüyeceğimiz tüm yolların istikametini tayin edecektir.

"BASİRETSİZLİĞİNİ ELE VERMEKTEDİR"

Hal böyleyken, bu süreci bahane ederek Milliyetçi Hareket Partisi'nin çizgisini, Türk milliyetçiliğinin fikrî omurgasını ve yegâne kalesini sorgulamaya yeltenen sözde muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir. Oysa ne idrakleri bu meseleyi kavramaya yeter, ne ufukları bu süreci okumaya yeter, ne de çapları Milliyetçi Hareket Partisi'ni tartışmaya yeter. Türk milliyetçiliğini sorgulama cüreti gösterenler önce kendi siyasi acziyetlerinin ve fikrî savrulmalarının hesabını çıkarmalıdır.

"VATANIMIZ EMEKLE YAŞATILAN, EKİNLE GÜÇLENDİRİLEN BİR EMANETTİR"

Değerli dava arkadaşlarım, üzerinde yaşadığımız bu aziz topraklar, kadim Anadolu coğrafyası, bin yıllık Türk yurdudur. Vatan dediğimiz büyük ve mukaddes hakikat yalnızca taşın, toprağın, dağın, ovanın fiziki varlığından müteşekkil değildir. Vatan, toprağa düşen şehit kanıyla, bayrağı göndere çekmek için ödenen bedelle, bu uğurda çekilen çileyle ve nesiller boyunca bu mirasa gösterilen sadakatle anlam kazanan değerdir. Bir avuç toprağı vatan yapan, o toprağın can pahasına, kan pahasına, anadan ve yardan ayrı düşmek pahasına korunmuş olmasıdır. Vatan, uğruna ölünen, uğruna öldürülen, uğruna direnilen, uğruna feda edilen, nice nesiller hür yaşasın diye serden geçilen tarihî ve millî bir varlıktır. Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken hayati bir hakikat daha vardır. Toprağı vatan yapan sadece müdafaa edilmesi değil, aynı zamanda imarıdır, ihyasıdır, üreten, eken, biçen, alın teriyle bereketlendiren ellerdir. Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa, çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir. Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası zamanla sadece hatıralarda ve hamasi sözlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir. Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılan, aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder.

Türk milleti tarih boyunca pek çok badire atlatmıştır. Kıtlık zamanında duruşunu yitirmeyen, yoklukta direncini kaybetmeyen, toprağı namus bilen, namusunu son nefesine kadar muhafaza eden büyük bir millettir. Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur. Bunlar aynı millî şuurun iki cephesidir. Biri istiklalin kanla kazanılmış yüzüdür, diğeri istiklalin alın teriyle inşa edilmiş yüzüdür. Biri hududu muhafaza eder, diğeri o hududun içindeki hayatı ayakta tutar. Biri devleti saldırıya karşı korur, diğeri milletin nasibini sinesinde tutar. Vatanımız emekle yaşatılan, ekinle güçlendirilen, ekmek olup nimete dönüşen, evlatlarımıza geleceğe taşınan bir emanettir. İşte bu sebeple tarım meselesine basit bir sektör başlığı, dar bir ekonomik alan, sadece çiftçinin gündemi veya piyasa dengeleriyle sınırlı bir faaliyet olarak bakamayız.

"KARNININ BAŞKASININ DOYURMASINA İZİN VEREN DEVLET HÜR DEĞİLDİR"

Tarım, toprağın hayatla buluşma biçimidir. Tarım, toprağın milletin sofrasına ulaşma şeklidir. Tarım, nasibin devlet aklıyla birleşmesidir. Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir. Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hâle gelen millet diz çökmüş demektir. Çiftçisini, tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa, devlet üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir. Kaşığını başkasının doldurmasına, karnının başkasının doyurmasına izin veren devlet hür değildir.

"GIDA GÜVENLİĞİ BİR MİLLÎ EGEMENLİK, BİR MİLLÎ BEKA MESELESİDİR"

Bu nedenle gıda güvenliği doğrudan doğruya bir millî egemenlik, bir millî beka meselesidir. Tarım meselesi ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir. Gıda güvenliği tali bir politika başlığı değildir. Savaş bugün sadece cephede çarpışmayla verilmemektedir. Savaş bazen sınır hattında olur, bazen gümrük kapılarında olur, bazen yağmur duasına çıkan ellerde olur. Savaş bazen vatandaşlarımızın kesesine giden yolda olur. Bazen evladını karnı tok uyutmak isteyen annenin çabasında olur. Savaş bazen silahla gelir, bazen ambargoyla gelir, bazen kurşunla gelir, bazen tohumla, gıda zinciriyle, gümrük baskısıyla gelir. Savaş sadece tankla, tüfekle, füzeyle yürütülmez. Savaş bazen tedarik zincirinin kırılmasıyla, bazen boş market raflarıyla, bazen kepenk indiren esnafla, bazen kapatılan pazar tezgâhıyla olur. Bugün tohumunu kim üretiyorsa savaşın galibi odur. Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynatıyorsa savaşın galibi odur. Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak düş değildir. Kadere emanet edilmiş bir dua değildir. Hamasi bir dilek hiç değildir. Bugün üretilebilen ve ürettiğini tüketebilen bir Türkiye olmak jeopolitik bir zorunluluk, millî bir gereklilik, tarihî bir haysiyet meselesidir.

https://www.turkhaber.com/haber/trump-iran-nukleer-silaha-sahip-olamaz-bunu-kabul-etmezlerse-anlasma-olmaz-4139711.html

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR