<div><span>Gazeteci ve yazar Fatih Altaylı, yakın dostu ve ünlü tarihçi İlber Ortaylı için kaleme aldığı duygusal veda yazısında, Ortaylı ile yaşadığı anıları ve dostluklarını anlattı. </span></div> <div><span>Altaylı, yazısında Ortaylı’nın bilgiye olan tutkusunu, yorulmak bilmeyen çalışma temposunu ve dostluklarını hatırlatarak “Bu kez vahh gidene değil, kalanlara” sözleriyle duygularını dile getirdi.</span></div> <div><span></span><span>Altaylı’nın 15 Mart 2026 tarihinde yayımlanan köşe yazısı, hem Ortaylı ile olan kişisel hatıraları hem de Türkiye’nin önemli bir bilim insanını kaybetmenin yarattığı boşluğu anlatıyor. </span></div> <div><span>Yazı aynen şöyle:</span><span></span></div> <h1>Vahhh kalanlara</h1> <h2></h2> <div>İlber Hocamızı kaybettik.</div> <div>Dün ilk defa onun olmadığı bir güne uyandım.</div> <div>Çok acı vericiydi.</div> <div>Artık olmadığını bilmek, onunla konuşamayacak, sohbet edemeyecek, azar işitemeyecek olmak çok ama çok zormuş.</div> <div>Galiba en güzelini sevgili Cem Boyner söyledi başsağlığı mesajında:</div> <div>“Vahh gidene derler ya, bu kez vahh kalanlara.”</div> <div>Oysa içten içe biliyordum sevgili dostumun bu yılı çıkarmakta çok zorlanacağını. Hissediyorduk.</div> <div>Çok zorlanıyordu artık.</div> <div>Özellikle cezaevinde olduğum süreçte kendisine “Sakın beni ziyarete gelmesin” mesajını iletmiştim. Yorulmasını istemiyordum.</div> <div>Ama Tatar inadı vardı. Laf dinlediği görülmüş şey değildi.</div> <div>Yine bir hastane çıkışı kalktı geldi, bütün heybetiyle.</div> <div>Varlığıyla tüm Silivri 9 Numaralı Cezaevi’ni şenlendirdi.</div> <div>Bir heyecan dalgası estirdi.</div> <div>Otomobilinin bagajına doldurduğu kitaplarını da infaz koruma personeline dağıttı, tek tek imzalayarak.</div> <div>Bir saat sohbet ettik. “Yine geleceğim” dedi, gitti.</div> <div>İlk duruşmam yine hastanedeydi.</div> <div>İkinci duruşmada ise yanında seyyar nefes tüpleriyle duruşma salonundaydı. Hande “Hocam niye geldin?” deyince kızmış. “Burada olmayacağım da nerede olacağım?” diye.</div> <div>Sağlığı çok bozuktu. Görüyordum.</div> <div>En büyük korkularımdan biri, ben cezaevindeyken hayatını kaybetmesiydi.</div> <div>Son bir kez sarılmak istiyordum.</div> <div>Tahliye olduktan sonra “Benim İlber’le, Celal’le geçirecek daha ne kadar zamanım var bilmiyorum; bunu elimden aldılar” dememin nedeni de buydu işte.</div> <div>Çıktıktan sonra ilk arayan oydu.</div> <div>“Yemeğe gidelim” dedim.</div> <div>“Ben davet edeceğim” dedi. Ertesi gün Celal’le (Şengör) beni yemeğe götürdü.</div> <div>Kasımpaşa’da, geceleri taksi şoförlerinin ve meyhaneden çıkanların çorba içmeye gittiği, gündüz çevredeki işyerlerinde çalışanlara hizmet eden bir esnaf lokantasının adresini verdi.</div> <div>Epey sohbet edip epey güldük.</div> <div>“Beğenmedin değil mi lokantayı?” dedi.</div> <div>“Beğenmedim” dedim.</div> <div>“Ben de beğenmedim ama olsun, doyduk” dedi. Tüm engelleme çabalarıma rağmen bir de tatlı götürdü üstüne.</div> <div>Ertesi gün aradı.</div> <div>“Ben ameliyat olacağım biliyorsun. Öncesinde bir program çekelim” dedi.</div> <div>“Daha programlara başlamıyorum. Sen hastaneden çıkınca çekeriz” dedim.</div> <div>Niye ameliyat öncesi çekmek istediğini anlıyordum.</div> <div>“Çek sonra yayınlarsın. Biz programı yapalım. Celal’e söyle, o da gelsin” dedi.</div> <div>Celal Şengör’ü aradım.</div> <div>“İlber’in emri başüstüne” dedi.</div> <div>Aslında veda programıydı.</div> <div>Çektik. Henüz yayınlamadık.</div> <div>Sonra hastaneye yattı.</div> <div>Ameliyat oldu.</div> <div>Sıkılırdı hemen. Sıkıldı. Doktorların itirazına rağmen birkaç gün sonra çıktı.</div> <div>Tatar inadı.</div> <div>Birkaç gün sonra hastaneye döndü mecburen.</div> <div>Yoğun bakıma kaldırılmasından birkaç gün önce, önceki pazar Celal Şengör, Oya ve Asım’la birlikte ziyaretine gittik.</div> <div>İyi görünüyordu.</div> <div>Ertesi gün Murat Bardakçı’yı aradım.</div> <div>“Gelip seni alıyorum, İlber’e gidiyoruz” dedim.</div> <div>Ama sabah diyalize girmişti. Öğlenden sonra gidebildik.</div> <div>Bir saate yakın oturduk.</div> <div>Murat’la uzun uzun dedikodu yaptılar her zamanki gibi. Ben de sanki bunun son sohbetleri olduğunu biliyormuşçasına ilk kez videoya aldım konuşmalarının bir bölümünü.</div> <div>Bir saat kadar oturup daha fazla yormamak için kalktık.</div> <div>“Gitmeyin” dedi.</div> <div>“Yoruldun” dedik.</div> <div>“Yarın yine gel” dedi.</div> <div>“Yarın da ben ameliyat oluyorum. Hastaneden çıkınca gelirim” dedim.</div> <div>Ama ben hastaneden çıktığımda o yoğun bakıma alınmıştı.</div> <div>Sonra Celal arayıp haber verdi:</div> <div>“Uyutuyorlar.”</div> <div>Her gün Başhekim Şükrü Dilege’den bilgi alıyordum. Nuriye Ortaylı ile konuşuyordum.</div> <div>Umutlar azalıyordu.</div> <div>Ölümünden bir gün önce Şükrü Hoca “Gözlerini biraz açtı, baktı” deyince umutlandık.</div> <div>Ertesi gün ise sabah tatsız haberi verdi Dr. Şükrü Dilege.</div> <div>Celal’e haber verdim ve Murat’ı aradım.</div> <div>“Her an kötü haber gelebilir, hazır ol” diye.</div> <div>Murat zaten en yakın dostuydu. Gençlerin deyimiyle “kankası”, “BFF’iydi” (Best Friend Forever).</div> <div>Zaten beni de İlber ile çeyrek asırdan fazla bir süre önce tanıştıran Murat’tı.</div> <div>Sürekli didişirler, sürekli kavga ederler, sürekli dedikodu yaparlardı.</div> <div>Bayılırdı Murat’tan dedikodu almaya.</div> <div>Murat’a “ŞİT” derdi. Şeytani İstihbarat Teşkilatı.</div> <div>“Amma dedikodu yaptınız” deyince, “Dedikoduyu ayak takımı yapar. Bir ilim adamıyız. Biyografi yapıyoruz” derdi.</div> <div>Gezmek, bilgisini paylaşmak, aydınlanmaya katkı sağlamak en büyük keyfiydi. Yorulmadan oradan oraya koştururdu.</div> <div>Bir günde üç ayrı şehirde konferans verir, aynı gece operaya giderdi.</div> <div>Kendini bu kadar yormasına kızardık ama o umursamazdı. Yorulmazdı da.</div> <div>Murat Bardakçı, “Anlıyorsun değil mi Osmanlı’nın neden posta işini Tatar’a verdiğini? Biz İlber’in koşturduğunun yarısını koştursak üç günde biteriz” derdi.</div> <div>Haklıydı.</div> <div>Ama İlber’i koşturma değil, kendine bakmama bitirdi.</div> <div>Ne yediğine dikkat etti ne içtiğine.</div> <div>Tüm uyarıları, doktorların tavsiyelerini, bizim sözlerimizi hiç ama hiç dinlemedi.</div> <div>Yıllardır yüksek şekerle yaşadı.</div> <div>Umurunda değildi.</div> <div>Pandemi sırasında ilk sinyalleri verdi.</div> <div>Bacaklarında sorunlar çıkmaya başladı.</div> <div>Ama yine umursamıyordu. Ameliyattan çıkıp hastaneden kaçıp davet davet dolaştı.</div> <div>Sonunda kız kardeşi Dr. Nuriye Ortaylı gelip aldı ve Ankara’ya götürdü.</div> <div>Ciddi bir bakımdan geçti Ankara’da ama duramazdı yerinde.</div> <div>Yine attı kendini yollara, seyahatlere, toplantılara.</div> <div>Bildiği gibi yaşadı.</div> <div>Son yıllarda sevgili Tuna, kızı, yanındaydı hep. O olmasa muhtemelen çoktan aramızdan ayrılmış olurdu hocamız.</div> <div>Tuna ona yaşam verdi, zaman verdi.</div> <div>O da gezmeyi, görmeyi, insanlarla bir arada olmayı, onlara bir şeyler öğretmeyi, öğretirken öğrenmeyi sürdürdü.</div> <div>Her yeni gördüğü yere bayılır, orada yaşamak isterdi.</div> <div>İstanbul’un çeşitli semtlerinde evleri bu yüzden vardı.</div> <div>Birinden sıkılırsa başka bir tane daha kiralardı.</div> <div>Üsküdar’da, Teşvikiye’de, son olarak Yeşilköy’de.</div> <div>Her yere, herkese yetişirdi.</div> <div>Murat Bardakçı kızardı.</div> <div>“Gezme, otur yaz. Bernard Lewis’ten daha iyisin ama yazmıyorsun” derdi.</div> <div>Ben de Murat’a “Senin yüzünden” derdim.</div> <div>İlber Hoca’nın iki dönemi vardır bana göre.</div> <div>Ankara ve İstanbul dönemleri.</div> <div>Ankara’da tarih bilimine büyük katkıları oldu. Muazzam eserler verdi.</div> <div>İstanbul’da ise akademik üretimi azaldı ama topluma bilgiyi ve bilmeyi sevdirdi.</div> <div>Bilmenin önemini gösterdi, bilgi şehvetini aşıladı.</div> <div>Cehaletin kötülüğünü anlatmaya çalıştı.</div> <div>“Elitistti” diyor bazı yavşaklar.</div> <div>Hiç değildi.</div> <div>Cehalete, daha doğrusu cahilin cüretine karşıydı.</div> <div>Yoksa hiç ama hiç elitist değildi.</div> <div>Liyakate önem verirdi. Bilmeye önem verirdi.</div> <div>Elitist olsa her yere gider, herkesle konuşur, herkese bir bilgi kırıntısı da olsa aktarmaya çalışır mıydı?</div> <div>Elitist olsa neredeyse her gün sekreterim Gülay’ı arayıp “Bizimki nasıl bugün?” der miydi?</div> <div>Elitist olsa ne işi vardı benimle?</div> <div>Tam aksine, onunla dostluğum nedeniyle her gün yeni bir şeyler öğrenme çabamı severdi.</div> <div>Bugün arkasından sallayanlara gülüp geçiyorum.</div> <div>Yüzde 99’unun adını duymadım; ne topluma ne akademiye katre katkısı olmamış bir grup kompleksli zavallı.</div> <div>Ne yaşadıklarından haberimiz var ne de bir gün gittiklerinde haberimiz olacak.</div> <div>İlber’i ise çoğu genç sevenleri uğurluyor; sevgiyle, hürmetle.</div> <div>Milyonların sevgisini yanına alarak gidiyor İlber Hocaları.</div> <div>Artık canım çektiğinde İlber’i arayamayacağım.</div> <div>Gülay’ı arayıp “Nayıpor bizimki?” diye soramayacağım.</div> <div>Celal artık İlber’e her merhaba dediğinde yeni bir şey öğrenemeyecek.</div> <div>Murat, İlber’le dedikodu yapıp didişemeyecek.</div> <div>Gençler, sevenleri bıraktığı külliyatla yetinmek zorunda kalacaklar; yenileri eklenemeyecek.</div> <div>Onu herkes çok özleyecek.</div> <div>Bu kez vahh kalanlara…</div> <div>https://fatihaltayli.com.tr/yazarlar/fatih-altayli/2026-03-15/vahhh-kalanlara</div> <div><span></span></div>