<div><span>Yazmak istenilmeyen zamanların bir yazısıdır bu!</span><span>Bazen bir nihilist gibi anlamsızlığa bürünmüş hayatın ta kendisini sadece izlemek zorunda kalırız. Dil ve kavramlarla oluşturduğumuz sanal gerçekliğimiz, ölümle karşılaşana dek hep aynı teraneyi tekrarlar durur. Yaşamak güzel!</span><span>90ların başı idi. Malatyada mütevazi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan ben, o yıllarda üniversite ile tanışacaktım. Bir yıl öncesinde az kalsın makine mühendisi olacakken bir yıl sonrasında kendimi Anakara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi nam-ı diğer Mekteb-i Mülkiye-i Şahanenin sıralarında bulmuştum.</span><span>O zaman ki Mülkiye tabi ki şimdiki gibi değil.</span><span>Yüksel Koç Yalkın, Mümtaz Soysal, Sina Akşin, Doğu Ergil, Yavuz Sabuncu, Tamer Müftüoğlu, İlber Ortaylı ve daha ismini sayamadığım nice kendi çapında Türkiyenin en iyi hocaları vardı.</span><span>Söylememe gerek yok sanırım oldukça ciddi bir eğitim vardı.</span><span>Ve o dönemlerde bir çokları gibi ironik bir karşılaşmaydı benimkisi İlker Parasız Hoca ile.</span><span>Karşılaşma kısmı şöyle ki, Para Politikası dersinde onun kitabını okumaya başlamıştım. İronik olan ise bugün hâlâ o günkü gibi hatırladığım ve verdiğim ilk tepki olan kitabın sahibi hocanın soyadının Parasız olmasıydı.</span><span>Yani bir Parasızdan öğrendim (ya da öğrendiğimi sandım) ben paranın politikasını, arzını ve talebini, LM eğrisini.</span><span>Yıllar sonra bir gazetenin satırlarında buluşmak ve yine aynı satırlarda ayrılmak zorunda kalacağımı tabi ki o gün hiç düşünmemiştim.</span><span>Bugün artık kendisi yok.</span><span>Ve görüyoruz ki hayat, duvarlarımızın arasına belli belirsiz yerleştirilmiş pencere çerçevelerinden ibaret. O çerçevelerden bakıyoruz olan bitene. Sadece o kadarlık bölümünü izleyebiliyoruz olanların. Olan biten ise bizim bu acınası mahkumiyetimize bakıyor.</span><span>Tarkovskynin dediği gibi, ölümlere, ölenlerin bizleri asla bir daha affedemeyecekleri için üzülürüz. Oysa hayat hep eksiktir, eksikliktir. Ölüm ise tamamlayıcı.</span><span>Gel gör ki, ne Bela Tarrın Torino Atından daha fazla bir yük üzerimizdeki ne de Robert Bressonun Balthazarından daha fazla gördüklerimiz. </span><span>En nihayetinde hatıralar bile ölür.</span><span>Siz en iyisi bu yazıyı yazmadım varsayın. Ya da üzerinize alınmayın.</span><span>Veya hiç okumayın. Yanlışlıkla okursanız unutun, tıpkı unutulan her şey gibi. Hiç sonu olmayan (!) hayatınız için bir kez daha uyanın.</span><span>Ruhun şad olsun Hocam.</span></div> <div>EKOHABER</div>