<div>Coşkulu alkışlardan sonra beklenen işaret geldi. Çocuklar ellerindeki beyaz güvercinleri havaya fırlattılar. Karanlığa doğru kanat çırptı güvercinler. Sonra da herkes arkasına dönüp gitti.</div> <div>Oysa güvercinler karanlıkta uçamaz ki, yere düşerler. Sonra da ölürler. Güvercinler aydınlığı severler. Işığı severler. Tıpkı barış gibi karanlıkta yol alamazlar. Yok olurlar.</div> <div>Barış gelecekti. Biz barışı bekliyorduk. Ama bir baktık ki şehitler geldi. Bebeler babasız, eşler kocasız, analar evlatsız kaldı. Ateş her zamanki gibi düştüğü yeri yaktı.</div> <div>“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.</div> <div>Dante gibi ortasındayız ömrün” demişti Cahit Sıtkı Tarancı... Daha yaşanacak en az otuz beş yıl var gibi sanmıştı oysa.</div> <div>Ali Gökçe sadece otuz beş yaşındaydı. Hain bir saldırıda öldü. Son şehit diye yazdı gazeteler. Sanki daha devamı olacakmış gibi. Son şehit, bir evladın alabileceği en hüzünlü sıfat… Son şehit.</div> <div>Peki Ali neden öldü ? Kim kıydı Ali’ye? Kim kıydı İsa’ya, Serdar’a, Hamza’ya, Ömer’e, İbrahim’e? Hiç biri Dante kadar yaşamadı, yaşayamadı. Zaten Dante de yetmişini göremedi ya, neyse.</div> <div>Her biri geceye atılan beyaz güvercinler gibi uçamadılar, yuvalarına geri dönemediler.</div> <div>Her hafta yazılarımı iletişimde kalın, sevgiyle kalın diye bitiriyordum ya. Görüyorum ki kimsesin kimseyle anlaşmaya niyeti yok. Görüyorum ki kimsenin kimseyi sevdiği yok. İletişim ise hiç yok.</div> <div>Barış gelecek dediler. Ben hala onu bekliyorum.</div>