Bugün Helsinki yolundayım.. Önümde çeşitli gazeteler.
Avrupa'nın büyükleri..
Elbet tartışılır çok yönleri...
Ama ne refarandum, ne diğer siyasi gelişmeler..
Başta Bild olmak üzere neredeyse çoğunda tam sayfa 'Deniz'e özgürlük' ilanları ve haberleri var.
" herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceler her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını içerir"
İnsan hakları evrensel beyannemesinin 19. Madesinin dayanak alındığı ilanların çıkış noktası çok yönlü konuşulur, tartışılır.
Yani buradan baktığınızda Türkiye'nin medya gerçeği kocaman bir soru işareti...
Seyahat öncesi Ülke gündeminde Hürriyet gazetesinin Hande Fırat imzasıyla tartıştığı asker rahatsız yazısı vardı.
Her konuda olduğu gibi medyada ki sıkı cepheleşme kendini gösterdi.
Gerek siyaset, gerekse kalemşörler, yani cephesi belli ama adı gazeteci olan yazanlar grubu hainlikle suçladı.
Bir anda 15 Temmuz'un kahraman medyası, face time yıldızları kütttt diye bir başlıkta tarihe gömüldü.
Şu konuda çok netim..
Türkiye ne çektiyse darbelerden çekti.
12 Eylül'leri ne çabuk unuttuk.
Askerin durması gereken yer kışlasıdır.
Sorumluluk alanıysa ülke güvenliği, savunma, koruma olmalıdır.
Ama daha düne kadar bizde tutku apoletleri çıkarmadan siyaseti dizayn etmekti..
Özgürlüklere gelince de...
Kime neye göre, ne kadar özgürsün!
Bana soruyorlar burada...
Ben, daha 2000 yılında bölücü terör örgütü Fetö'yü şiddetli tehlike gördüğümde, sonrasında frankeştayn olarak tanımladığımda aldığım tepkileri anlattım...
Siyaseten kullanılan her tür dinsel temalı aktör tehlikelidir...
Sisteme yerleştikçe sonrasında yaşananlar ortada...
Dün cemaatçılar, bugün menzilciler, yarın bilmem neler! Farzet iktidar meclisi, başkan değişti kim kimi nereden nasıl ayıklayacak.
Yada aynı şekilde medya içerisinde ki tetikçiler...
Yazarken bir diğer fikri hain yada kahraman olarak mimlemek veya şakşaklamak aslında öylesine vahim ki!
Ve backraundlarıyla, aldıkları güçle bugün 'yargılanacaksınız!' Diye kalem oynatmakla yazarlık mı yapıyoruz? Yoksa siyasi taşeronluk mu?
Bizim aramız da çok var...
Siyasi parti üyesi, yada sempatizanı.. Olmadı vekil vs...
Çeşitli kurumlarda yazıyorlar, çiziyorlar..
Kaynak gösterilerek kullanılan haberlerinde manşetlerinde de iktidara yakın kalem yada sıkı muhalif bilmem kim...' Diye lanse edilirken iyi bir şeyemi imza atıyoruz...
Sürekli şakşaklamak. Alkışmamak. Eleştirmek kime ne kazandırır?
Güven ve itibar kaybından başka...
Dibine kadar sürmenajsın.. Sen okuyanın sana inandığını mı sanıyorsun...
Fakat yinede ekranlar, gazete köşeleri bunlardan kurtulmuyor...
Dönemin adamıysan. Siyaseten geliyorsan, o siyasetle de gidersin..
Kullanılır, bir kaç yere şirket yönetimine atanır maaşını alır...
İşin bittiğinde de hadeee eyvallahı görürsün...
Allahaşkına burada medyayı sorduklarında ne söylememi bekliyorsunuz?
Kendi gerçeklerini, bulundukları kurumların patronaj mantığını içlerine sindirip, ardından en ufak medya rahatsızlığında kafa tutmaya kalkmalarına da bayılıyorum...
Sistem çökmüş, medya çökmüş, oligarşiye teslim olmuş...kafalar antrapoz, menapoz...
Sabah erken kalkan çakma,fosil, onun bunun adamı medyacı...
Kalkıp özgürlükten söz ediyoruz...
Haaaa burada gazete menşatlerinde, tam sayfa ilanlarında gördüğüm elbet bir başka ironi...
Biz ülkede bizim yaptığımız doğru diyoruz da, sıkı bir lobimiz var mı?
Her konuda... Yönetenlerin en büyük zaafı çevrelerinde ki akıl hocaları...
Daracık sığlaşmış kasaba kültürleriyle herşeye okey diyorlar, detirtiyorlar...
Oysa bu iş okeylik değil lobilik...
Okey, bildiğimiz bir prezervatif markası...
Hayat boyu kesintisiz zevk için arada engel istemiyorsak tadı kıvamında bir liberty markasına ihtiyacımız yok mu?



