Rengim bu dedim de. Masamdaki Amerika’lı kapıda ki işareti gösterdi..
”Bak gökkuşağı”..
”ee napimm” dedim. “Ne güzel işte..”
Seçimler ve analiz yapmak için gitmiştim.
Sanfransisco’ da nefis bir Brezilya restoranıydı..
Tam mutfak kapısıydı işaret ettiği..Garsonlar çok şık..Meğer hepsi hassas delikanlıymış..
Bende öyle baktımmm.”yokkk yahu bu hoş adam rengi değil benimki” dedim.
Tamam eyvallah abilere saygı duyarım, tercihlerine de ama ...
“ almiim, rengimin tılsımının çekici olanı, hem olmayan cinsimdir”
Aslında çoğu zaman mutluluğun toz pembesiyle, mutsuzluğun simsiyahlığından başka renk yokmuş gibi davranırız. Bir de renksizlik.
Oysa hayatın her döneminin renkleri vardır.
Toz pembeyle siyah arasında doğanın nice rengi oynaşır durur. Her yanımız nasıl canlı, nasıl sıcaktır. Umudumuz birden bire kırıldığında nasılda soluverir.
Bir kahverenginin kendi içinde kıvrılmış hüznünü duyarız.
Belki içimizde bilmediğimiz bir ressam, nerede oturduğunu bilmediğimiz bir ışıkçı var....
Yaşadığımız her anın her duygunun, her düşüncenin renklerini, ışıklarını değiştiren, onları parlatan, soluklaştıran, canlandıran, söndüren bilmediğimiz varlık. Bazen bir günün içinde nice renkler vardır. Restoranda ki hassas delikanlıları anlamamakta mümkün diil, ama..
Bir ama var işte...Dedim ya almiim o rengi..
İşte napalım, aldık askıdan bir sevgi tadına bakıyoruz..
Bayılıyorum bu Napoli de ki geleneğe..Bilir misiniz (anonim) hikayesini?..Paylaşayım.
İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar’da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi.
İki kahve parası verdi; bir kahve içip gitti.
Barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı...
Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da "due caffee, uno sospeso" dediler; üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler...
Barmen "askıya " yine küçük bir kağıt astı... Bunun gün boyu, böyle sürdüğü anlaşılıyordu.
Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü , belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene, "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi...
Barmen, hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu.
Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı gitti. Barmense, tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı; parçalayıp, çöp kutusuna attı....
Ne hoş demi..Bir anlam yüklenmeli hemen hayata dair..Askıdan verdiklerimize, vermediklerimize.. Bir Napolili için, yaşamsal olmasa da kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır.
Kahve içebilecek kadar parası olmayan kişilere, yardım edebilecek düzeydeki kişiler, kendileri bir kahve içerken, fazladan bir kahve parası daha ödüyorlar...
Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için, bu kişiler de daha mutlu oluyorlar. Kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişilerse, huzurlu oluyorlar. Yardım eden ile alan arasında, bu Cafe-Bar da ki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerinse güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor..İçeri giren yoksul bir kişinin, "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını, kolaylıkla görünebilen bir yere asmaksa, bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturmakta..
Peki kaldı mı bu zarafet bugüne?..
Var mı çoğumuz da ? Yok.. Lafla yürümüyor ki peynir gemisi..
Yürüse, fareli köyün kavalcısı adam olurdu?