Geçim sınırında bir ömür
- 04-07-2026 13:02
- 04-07-2026 13:05
Rakamların o soğuk dünyası ile sokağın sıcak gerçeği hiçbir zaman aynı dili konuşmaz. Hele ki konu geçim, masadaki kişi de ömrünü çalışarak tüketmiş bir emekli ise matematik sadece bir araçtır.
Asıl konuşmamız gereken, o matematiğin hayatlarımızda yarattığı koca bir sosyal gerçektir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) haziran ayı enflasyonunu yüzde 0,99 olarak açıklamasıyla birlikte, milyonlarca emeklinin önümüzdeki aylarda ne yiyip ne içeceği de kuruşu kuruşuna hesaplandı.
Resmi verilere göre SSK ve Bağ-Kur emeklisine yüzde 17,76’lık bir zam oranı çıktı. Meclis’te torba yasayla netleşmesi beklenen ve kulislerde en düşük emekli maaşının çıkarılacağı konuşulan seviye ise 23 bin ila 24 bin lira civarında şekilleniyor.
Ancak meseleye sadece hesap makinelerinin pencerelerinden bakanlar, bu rakamların sokaktaki, mutfaktaki ve en önemlisi insan onurundaki karşılığını ne yazık ki göremiyorlar.
Üstelik bu temmuz döneminde sokağın ve Ankara kulislerinin en büyük beklentisi, kök maaş yaralarını bir nebze olsun saracak adil bir "seyyanen zam" düzenlemesiydi.
Haftalardır kulislerde konuşulan, taban aylıkların üzerine eklenecek sabit bir destek formülü, milyonlarca emekli için adeta bir can suyu umuduna dönüşmüştü.
Ancak ekonomi yönetiminin rasyonel zemin ve sıkılaşma politikaları gerekçesiyle kapıyı seyyanen zamma tamamen kapatması, sokakta çok derin bir hayal kırıklığı yarattı.
Matematik bize bu kararın bütçeyi korumak ve enflasyonu daha fazla artırmamak adına alındığını söylüyor. Ekonomi yönetiminin büyük tablolar ve bütçe dengeleri için belki de doğru bulduğu bu sınır, ne yazık ki sokağın sert duvarına çarpıyor.
Çünkü bugünün Türkiye’sinde seyyanen destekten mahrum bırakılan ve bu sınırda kalan bir maaş, bir insanın ya da bir çiftin en temel ihtiyaçlarını karşılayıp hayatta kalabilmesi için verilen bir sınır çizgisidir.
Bir tarafta kiralardan market raflarına, ulaşımdan faturalara kadar hayatın kendi yazdığı pahalı kurallar var; diğer tarafta ise kağıt üzerinde kalan yüzdeler.
Burada matematik susuyor. Çünkü rakamlar ne kadar büyürse büyüsün, alım gücü o büyümeyi geriden bile takip edemiyor. Maaşını alan bir emekli markete gittiğinde, cebindeki paranın daha cüzdana girmeden eridiğini kendi gözleriyle görüyor.
İşte tam bu noktada koca bir sosyal kriz başlıyor. Normalde emeklilik; bir ömrün emeğinin ardından gelen huzur, dinlenme ve rahat etme dönemi olmalıdır. Ancak bizim ülkemizde adeta yeni ve daha zor bir hayatta kalma mücadelesinin ilk adımı haline geldi.
Seyyanen iyileştirme beklentisinin boşa çıkmasıyla bu civardaki bir aylığa mahkum kalan bir emekli, çarşıya çıktığında sadece alışveriş yapmıyor; toplumun dışına itildiğini, en insani ihtiyaçlarından bile vazgeçmek zorunda kaldığını hissediyor.
Bu maaş, insanları sosyal hayatın tamamen dışına itiyor. Sinemaya gitmeyi, tiyatroya bilet almayı, hatta dışarıda dostlarla bir bardak çay içmeyi bile lüks haline getiriyor.
Eskiden mahalle kahvesinde iki lafın belini kıran, parkta torununa gönül rahatlığıyla bir dondurma alabilen emeklilerimiz, şimdilerde adımlarını hesaplayarak atmak zorunda kalıyor. Bu durum sadece bir parasızlık değil, insanımızın toplumdan kopması ve yalnızlaşması demektir.
Meselenin bir de görünmez sağlık boyutu var. Parasızlıktan evine kapanan, pazar tezgahlarının ucuz saatlerini bekleyen ya da daha ucuz ekmek alabilmek için kuyruklarda saatlerce ayakta duran yaşlılarımızın durumu hepimizin içini acıtıyor.
Beslenme kalitesinin düşmesi, et, balık gibi proteinlerden ve taze gıdalardan uzaklaşıp sadece karnı doyuracak karbonhidrat ağırlıklı bir beslenmeye geçilmesi, yarın karşımıza daha büyük sağlık sorunları çıkaracaktır.
Tecrübesiyle topluma rehberlik etmesi gereken ulu çınarlarımız, geçim derdinin gölgesinde adeta görünmez hale getiriliyor.
Sonuç olarak, refah payı ve seyyanen artış verilmeden belirlenen bu yeni taban seviyesi, kağıt üzerinde devlet bütçesini kurtarabilir, makro hedeflere nefes aldırabilir ama sokağı, mahalleyi ve insanı kurtarmaya yetmiyor.
Bizlerin yazılarda, raporlarda ya da Meclis kürsülerinde kolayca söylediği o beş haneli rakamlar, aslında birilerinin ay sonunu getirebilmek için uykusuz geçirdiği gecelerin, market raflarında fiyat karşılaştıran yorgun gözlerin ta kendisidir.
Netice ortada; cüzdanı ve mutfağı yangın yerine dönmüş bir emekliye rakamların başarısını anlatmak, bu toplumun vicdanına yapılabilecek en büyük haksızlıktır.