Yüksel ÇİLİNGİR

Yüksel ÇİLİNGİR

Köprü Hikâyeleri 

Köprü Hikâyeleri 
Fotoğraf: Vibe Stalpaert

.

“İki arada bir derede kalmak...” Gündelik hayatta ne yapacağımızı bilemediğimiz, iki zor seçenek arasında sıkışıp kaldığımız anları anlatmak için ne kadar da sık kullanırız bu deyimi. Çoğu zaman yıpratıcı bir araftır bu. Bazen de keskin bir şekilde kutuplaşmak, körü körüne bir taraf seçmek yerine o “arada” durabilmek iyi gelir. Tabii ki o gri alanı farkındalıkla ve anlamlandırma çabasıyla beslediğiniz sürece...

Ancak bazen o “aralar” öyle bir çoğalıyor ki insan yönünü tamamen kaybedebiliyor. Tıpkı Kibariye’nin şarkısında feryat ettiği gibi: “Dereler beni bırakmıyor, aralar bana yol vermiyor...” Zira bazen de hayat karşımıza yapay dereler çıkarıp elimizi kolumuzu bağlayabiliyor.

İşte bu “iki arada bir dere” sıkışmışlığının düşündürücü bir örneği, Avrupa’nın kalbinde, Brüksel’de yaşandı.

Deremiz Brüksel Kanalı... Bir tarafında Brüksel merkez ilçesi, diğer tarafında ise Molenbeek Belediyesi uzanıyor. Kanalın Brüksel merkez tarafında, Göçmen Bürosu’nun da içinde bulunduğu “Petit Château” (Küçük Şato) adlı tarihi bina yer alıyor. Belçika’nın yönetimsel sisteminde yerel yönetimler son derece özerk; öyle ki her belediyenin kendi polis teşkilatı bile var. Tabii devlet hukuku çerçevesinde.

Bundan yaklaşık üç yıl önce, bu idari özerklik coğrafi bir sınırla birleşince ortaya absürt bir insanlık dramı çıktıç Küçük Şato’nun önünde sığınacak bir yer arayan, iltica taleplerinin sonucunu bekleyen mülteciler çadırlar kurmaya başladı. Çünkü bir ülkeye iltica etmek gelmek yetmiyor; resmi mülteci statünüz onaylanana kadar sokaklardasınız. Ama Brüksel merkez polisi bu çadırlara kendi sınırları içinde izin vermek istemedi. “Kalkın” dedi. Peki bu insanlar nereye gidecekti? Kanalın hemen karşı tarafına, Molenbeek’e... Ancak Molenbeek Belediyesi de bu krizi tek başına sahiplenmek istemedi ve onlar da duruma müdahale etti.

Sonunda ne mi oldu? Çadırlar, iki yakayı birbirine bağlayan köprünün tam üzerine kuruldu. İki tarafın polisi de kendi sınırını korumuştu, iki belediye yönetimi de rahattı. Peki sorun çözülmüş müydü? Elbette hayır.

Bir insana sadece “mülteci” demek, onu bir kategoride idari olarak sınıflandırmak kolay. Oysa o köprüde, o çadırlarda bekleyen her insanın ayrı bir yaşam öyküsü, doğduğu toprakları terk edip göç etmesinin kendine özgü sebepleri; herkesin kendine ait bir hikâyesi var.

İşte tam bu çaresizlik anında, sivil toplumun o iyileştirici gücü devreye girdi. Çevredeki insanlar yardımcı oldu. Kimisi yiyecek getirdi, kimisi temel ihtiyaçlar için evinde misafir etti. Keza sivil toplum örgütleri devreye girdi. Bunlardan biri de Cinemaximiliaan.

Cinemaximiliaan, göçmenlerin yeni hayatlarına geçişini sanat yoluyla kolaylaştırmayı, onlarla birlikte ve onlar için üretmeyi hedefleyen bir kuruluş. Ben de 2019 yılından beri bu yapının içinde gönüllü olarak yer alıyorum. Hep beraber o iki arada bir derede, köprülerin üzerinde kalan hayat yolcularıyla birkaç yıldır el ele verdik. Düzenlediğimiz yazı, fotoğraf, dans ve müzik atölyeleriyle önce kendimizi ifade etmeyi tecrübe ettik. Beraber güldük, ağladık, heyecanlandık. Ve bu dayanışma sahnede hikâye anlatıcılığı, podcast yayınları derken bu kolektif macera zamanla büyük bir sahne performansına dönüştü.

Bu çaba, köklü tiyatro kurumu Needcompany ile Cinemaximiliaan’ın ortak yapımı olarak bu yıl Flaman Kraliyet Gösteri Salonu’nda (KVS) Köprü Hikâyeleri olarak seyirciyle buluştu.

Daha önce belirttiğim gibi; amacımız birilerine bir şey yapmak ya da yaptırmak değil, tamamen birlikte ve birbirimiz için dayanışma içinde yol almaktı.

Bu köprülerin ve derelerin arasında filizlenen, benim de bir yazı atölyesinde kaleme aldığım metinle ve oyuncu olarak sahnede katkı sunduğum bu özel performansın detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Dereler beraber akmak için, köprüler birleştirmek için olsun; hikâyelerimizden vazgeçmeden...

Sevgiyle kalın.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ