Dünya Bankası’ndan İşsizlik Alarmı

Dünya Bankası’ndan İşsizlik Alarmı

Dünya ekonomisinde yaşanan belirsizlikler, teknolojik dönüşüm, ticaret politikalarındaki değişimler ve yatırımlardaki dalgalanmalar, işsizlik sorununu küresel ekonominin en önemli gündem maddelerinden biri haline getiriyor. Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelerde istihdamın geleceğine ilişkin değerlendirmeleri, önümüzdeki yıllarda çalışma çağındaki nüfus ile yaratılabilecek iş olanakları arasında ciddi bir uçurum oluşabileceğine işaret ediyor. Bu uyarı, yalnızca ekonomik büyümenin değil, büyümenin toplumun hangi kesimlerine ne ölçüde refah sağladığının da sorgulanmasını gerektiriyor. Türkiye açısından bakıldığında ise genç istihdamı, üretim kapasitesi ve nitelikli iş gücü politikaları daha fazla önem kazanıyor.

Dünya Bankası’nın paylaştığı projeksiyonlara göre, gelişmekte olan ekonomilerde 2025-2035 döneminde yaklaşık 1,2 milyar genç çalışma çağına ulaşacak. Mevcut eğilimler doğrultusunda bu dönemde yaklaşık 400-420 milyon yeni iş oluşturulabileceği tahmin ediliyor. Böylece potansiyel iş gücü ile yaratılabilecek istihdam arasında yaklaşık 800 milyonluk bir fark ortaya çıkıyor. Bu büyüklük, meselenin yalnızca ekonomik göstergelerle sınırlı olmadığını; yoksulluk, gelir dağılımı, toplumsal huzur ve gelecek beklentileri bakımından da ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

İşsizlik, çoğu zaman yalnızca iş bulamayan insanların sayısıyla ölçülüyor. Oysa sorunun ekonomik ve toplumsal maliyeti çok daha geniştir. İşini kaybeden veya uzun süre iş bulamayan kişiler gelirlerinden mahrum kalırken tüketimlerini azaltıyor, borçlarını ödemekte zorlanıyor ve tasarruf yapma imkânlarını kaybediyor. Bu durum iç talebi zayıflatırken işletmelerin satışlarını ve yeni yatırım kararlarını da olumsuz etkileyebiliyor. Böylece işsizlik ile ekonomik yavaşlama arasında birbirini besleyen bir döngü oluşabiliyor.

Günümüzde bu sorunu derinleştiren etkenlerden biri de teknolojik dönüşüm. Otomasyon, dijitalleşme ve yapay zekâ uygulamaları üretkenliği artırırken bazı mesleklerin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde değişmesine neden oluyor. Yeni teknolojiler yazılım, veri analizi, siber güvenlik ve dijital hizmetler gibi alanlarda yeni işler yaratıyor. Ancak ortadan kalkan işlerle yeni ortaya çıkan işlerin gerektirdiği beceriler aynı değil. Bu nedenle mesleki eğitim ve çalışanların yeniden beceri kazanması, işsizlikle mücadelede temel araçlar arasında yer alıyor.

Türkiye açısından en önemli başlıklardan biri gençlerin iş gücü piyasasına katılımıdır. Eğitimini tamamlayan gençlerin uzun süre iş bulamaması, ailelerin ekonomik yükünü artırırken ülkenin yetişmiş insan kaynağının yeterince değerlendirilememesine de yol açıyor. Üniversite mezunu sayısını artırmak tek başına çözüm değildir. Eğitim sisteminin sanayi, tarım, teknoloji ve hizmet sektörlerinin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirilmesi gerekiyor. Uygulamalı mesleki eğitim, staj programları ve işverenlerle ortak yürütülen eğitim modelleri bu noktada daha etkili sonuçlar sağlayabilir.

Türkiye’de istihdamın geleceği, ekonomik büyümenin niteliğiyle de yakından bağlantılıdır. Üretim artışının yeni iş olanaklarına dönüşmediği bir ekonomik yapıda büyümenin toplumsal faydası sınırlı kalabilir. İşletmelerin finansmana erişiminin kolaylaştırılması, yatırım ortamının öngörülebilir hale getirilmesi ve üretken sektörlerin desteklenmesi bu nedenle önemlidir. Özellikle katma değerli imalat, tarıma dayalı sanayi, enerji, turizm ve sağlık hizmetleri gibi alanlarda sürdürülebilir istihdam olanakları oluşturulmalıdır.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler de istihdam politikalarının merkezinde bulunmalıdır. Bu işletmelerin yatırım yapabilmesi, teknolojiye erişebilmesi ve büyüyebilmesi için uygun finansman koşullarına ihtiyaç vardır. Ancak verilen desteklerin yalnızca işletmelerin ayakta kalmasına değil, verimlilik artışına ve kalıcı yeni işlerin oluşturulmasına da katkı sağlaması gerekir. Kadınların çalışma hayatına katılımını kolaylaştıracak çocuk bakım hizmetleri, fırsat eşitliği ve esnek çalışma modelleri de istihdam kapasitesini artırabilir.

İşsizlikle mücadelede kayıt dışılığın azaltılması ve çalışanların sosyal güvenlik haklarının korunması da ihmal edilmemelidir. Düşük ücretli, güvencesiz ve verimliliği sınırlı işlerin artması, istihdam istatistiklerini iyileştirse bile toplumsal refahı aynı ölçüde yükseltmeyebilir. Bu nedenle hedef yalnızca daha fazla iş yaratmak değil, insana yakışır, güvenceli ve yeterli gelir sağlayan işler oluşturmaktır.

Sonuç olarak Dünya Bankası’nın uyarısı, gelişmekte olan ülkelerin önündeki büyük sınavı ortaya koyuyor: Çalışma çağına gelen genç nüfus ekonomik bir avantaja mı dönüşecek, yoksa işsizlik ve gelir eşitsizliği nedeniyle önemli bir sorun mu haline gelecek? Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusu önemli bir potansiyel taşıyor. Ancak bu potansiyelin değerlendirilebilmesi için eğitimden yatırıma, sanayi politikalarından sosyal güvenliğe kadar bütüncül bir yaklaşım gerekiyor. Çünkü ekonomik başarının gerçek ölçüsü yalnızca büyüme oranları değil, insanların üretime katılabilmesi, düzenli gelir elde edebilmesi ve geleceğe güvenle bakabilmesidir.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

[email protected]

 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ