Meslektaşlarına hitaben konuşan Metin Öztosun, geçtiğimiz yıl da bu kürsüden Türkiye'de hukuk devletinin temel ilkelerinin ağır biçimde aşındığını; yargı bağımsızlığının, kuvvetler ayrılığının, hukuk güvenliğinin ve adalete duyulan toplumsal güvenin ciddi bir kriz içinde bulunduğunu söylediklerini hatırlatarak başladı.
Öztosun şöyle devam etti:
HUKUK İKTİDARI SINIRLIYORSA HUKUK DEVLETİDİR
“Aradan bir yıl geçti. Bugün ne yazık ki o sözlerin geride kaldığını söyleyemiyoruz. Tam tersine yaşadıklarımız, Türkiye'nin meselesinin artık yalnızca tek tek hukuka aykırı kararlar, yanlış soruşturmalar veya tartışmalı yargılamalar olmadığını gösteriyor.
Karşımızdaki asıl mesele, hukukun hangi devlet düzeni içinde, kimin için ve hangi amaçla kullanılacağı meselesidir. Çünkü hukuk yalnızca kanun maddelerinden ibaret değildir.
Hukuk iktidarı sınırlıyorsa hukuk devletidir. Güçsüzü güçlü karşısında koruyorsa adalettir.
Herkese eşit uygulanıyorsa hukuktur.
Ama hukuk, gücü sınırlamak yerine gücün aracına dönüşürse; birine başka, diğerine başka uygulanırsa; siyasal iktidarın rakiplerini etkisizleştirmenin yolu haline gelirse orada artık hukuk devletinden söz etmek güçleşir.
Son bir yılda yaşadıklarımız, uzun zamandır dile getirdiğimiz yargının araçsallaştırılması tartışmasını daha da ağırlaştırmıştır. Tutuklama, Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre bir tedbirdir. Ceza değildir.
İntikam aracı hiç değildir. Siyasi rakibi etkisizleştirme, seçilmiş kişiyi görevinden uzaklaştırma veya topluma gözdağı verme yöntemi olamaz. Buna rağmen son dönemde seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturma ve tutuklamalar; bize temel bir demokratik gerçeği yeniden hatırlatmıştır:
Seçme hakkı yalnızca sandığa oy atma hakkı değildir. Verilen oyun sonucunun korunmasını isteme hakkıdır.
Bir siyasi iktidarın seçimle kazanamadığı bir yönetimi yargı veya idare aracılığıyla değiştirdiği yönünde toplumda güçlü bir kanaat oluşuyorsa artık tartışmamız gereken yalnızca ceza muhakemesi değildir.
Demokratik meşruiyettir. Halk iradesidir. Hukuk devletidir. Ve daha önemlisi, adalete duyulan güvendir.
Çünkü yargının yalnızca bağımsız olması yetmez. Toplumun da onun bağımsız olduğuna inanması gerekir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI TAVSİYE DEĞİLDİR
Can Atalay kararlarıyla yaşadığımız anayasal kriz hâlâ hafızalarımızdadır. Anayasa'nın 153. maddesi açıktır. Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını; idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Bu bir tavsiye değildir. Bir temenni değildir. Mahkemelerin tercihine bırakılmış bir hukuk görüşü hiç değildir. Anayasal bir emirdir.
Bir ülkede Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanıp uygulanmayacağı tartışılmaya başlanmışsa aslında tartışmaya açılan Anayasa Mahkemesi değildir. Anayasa'nın kendisidir. Aynı durum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için de geçerlidir. Selahattin Demirtaş hakkında verilen kararlar ortadadır. Ve henüz birkaç gün önce Osman Kavala hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen yeni karar da önümüzdedir.
Burada mesele kişilerin kimliği değildir. Onların siyasi görüşlerini paylaşmak veya paylaşmamak hiç değildir. Mesele çok daha basittir: "Türkiye Cumhuriyeti kendi Anayasasına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyacak mıdır?"
Bir hukuk devletinde bundan daha temel bir soru olamaz. Mahkeme kararını beğenebilirsiniz. Beğenmeyebilirsiniz. Eleştirebilirsiniz. Ama hukuk devletinde kesinleşmiş ve bağlayıcı mahkeme kararları tartışılarak etkisizleştirilmez. Uygulanır.
SAVUNMASIZ BİR YARGI ADALET ÜRETEMEZ
Geçtiğimiz dönemin önemli hukuk olaylarından biri de İstanbul Barosu yönetimine yönelik yargı süreci oldu. Bir baronun yaptığı açıklamalar nedeniyle başkanı ve yönetim kurulunun görevlerine son verilmesini amaçlayan bir süreci yalnızca İstanbul Barosu'nun meselesi olarak göremeyiz. Bu mesele Türkiye'deki bütün baroların meselesidir. Çünkü barolar iktidarların alkış makamı değildir. Baroların görevi, hukuka aykırılık gördüğünde konuşmaktır. Savunmanın kurumsal temsilcilerinin yalnızca iktidarın hoşuna giden konularda konuşabildiği bir yerde bağımsız savunmadan söz edilemez.
Avukat susarsa savunma susar. Savunma susarsa yargılama yalnızca iddia ve hükümden ibaret kalır.
Savunmasız bir yargı ise adalet üretemez. Bu nedenle savunma hakkına yönelen her müdahale yalnızca avukatların mesleki sorunu değildir. Yurttaşın adil yargılanma hakkının sorunudur.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İKTİDARI ELEŞTİREBİLMEK İÇİN VARDIR
Son bir yılda ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına yönelik müdahaleler de hukuk gündemimizin önemli başlıklarından biri ve yıl boyunca tüm bu hakların zedelendiği bir yıl oldu. Gazeteciler, sanatçılar, komedyenler, emekçiler, sendikacılar defalarca hukuka aykırı şekilde gözaltına alınıp tutuklandılar. Hatta bir suçtan serbest bırakılıp aynı dakikada tekrar tutuklandılar.
Oysa demokratik toplumun ölçüsü, iktidarı övenlerin ne kadar özgür olduğu değildir. İktidarı eleştirenlerin ne kadar özgür olduğudur. İfade özgürlüğü yalnızca herkesin hoşuna giden düşünceler için gerekli değildir.
Demokrasi esas olarak rahatsız eden, eleştiren ve itiraz eden düşüncenin korunmasına ihtiyaç duyar.
İktidarı övmek için ifade özgürlüğüne ihtiyaç yoktur. İfade özgürlüğü iktidarı eleştirebilmek için vardır.
Aynı şekilde barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü de idarenin yurttaşa verdiği bir izin değil, Anayasa'nın güvence altına aldığı temel bir haktır. Devletin görevi bu hakkı ortadan kaldırmak değil, kullanılmasını güvence altına almaktır.

EN BÜYÜK HUKUK REFORMU ASLINDA SON DERECE BASİTTİR: ANAYASA'YA UYMAK!
31 Temmuz 2026 tarihinde kamuoyunda 12. Yargı Paketi olarak bilinen düzenlemeler yürürlüğe girdi.
Elbette yargı sisteminin daha etkin işlemesini sağlayacak her düzenlemeyi önemsiyoruz. Ama Türkiye'nin hukuk sorunu artık yalnızca mevzuat sorunu değildir.
Yüzlerce kanun maddesi değiştirilebilir. Onlarca yargı paketi çıkarılabilir. Yeni adliyeler yapılabilir.
Yeni mahkemeler kurulabilir. Ama hâkim kendisini bağımsız hissetmiyorsa; savcı siyasal iktidardan bağımsız hareket edemiyorsa; avukat görevini korkmadan yapamıyorsa; Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması tartışılıyorsa; yurttaş yarın kendisine hangi hukuk kuralının uygulanacağını öngöremiyorsa, orada hukuk reformundan söz etmek mümkün değildir.
Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı olan en büyük hukuk reformu aslında son derece basittir: Anayasa'ya uymak.
ÇERÇEVENİN DIŞINA DA BAKMAK GEREKİR
Bugün Türkiye çok daha büyük bir tartışmanın içinden geçiyor.
Terörün sona ermesini, silahların susmasını, bu ülkenin hiçbir evladının bir daha terör nedeniyle yaşamını kaybetmemesini elbette hepimiz istiyoruz. Kim istemez?
Ama hukukçular olarak bunun yanında başka sorular da sormak zorundayız:
Bunlar ne kadar Anayasaya uygundur?
Bunlar için toplumun rızası ne için ve nereye kadar alınmıştır?
Bundan sonra nasıl bir hukuk düzeni ve nasıl bir devlet düzeni hedeflenmektedir?
Önümüze getirilecek hiçbir “hukuki çerçeve” yalnızca kendi maddeleri üzerinden okunamaz.
Bazen hukuku anlayabilmek için çerçevenin içine değil, çerçevenin dışına da bakmak gerekir.
Ve burada temel bir çelişkiyi görmezden gelemeyiz:
Türkiye'nin bütünü demokratik hukuk devletinden uzaklaşırken yalnızca bir meselede demokratikleşmek mümkün değildir. Yargı bağımsızlığının tartışıldığı; kuvvetler ayrılığının zayıfladığı; ifade özgürlüğünün sınırlandırıldığı; seçilmişlerin yargı kararlarıyla görevlerinden uzaklaştırıldığı; Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmasının tartışıldığı bir ülkede, herkese ayrı bir demokratik istikamet çizilemez.
Çünkü;
Demokrasi parçalanamaz.
Hukuk kişiye göre uygulanamaz.
Cumhuriyet yurttaşlığı bölünemez.
Egemenlik paylaştırılamaz.

CUMHURİYET'İN EKSİKLERİNİ GİDERMENİN YOLU CUMHURİYET'TEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin temelinde son derece yalın bir ilke vardır:
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Kurtuluş mücadelesinin ve Lozan'ın temelinde de bu egemenlik anlayışı vardır. O yüzden de Cumhuriyet'in geleceği; etnik veya dinsel toplulukların siyasal pazarlığı üzerine değil, özgür bireylerin anayasal haklarının güvencede olduğu bir yurttaşlık üzerine kurulmalıdır.
Elbette Cumhuriyet bütün sorunlarımızı çözemedi. Bunu yarım asırdır bu ülkenin her yanındaki insanlarla aynı sofrada lokma yiyen, ellerine dokunan, gözleri gözlerine, yüreği yüreklerine değen;
annesi batılı, babası doğulu; ve vardığı yeri Cumhuriyet'e borçlu bir marangoz evladı olarak biliyorum.
Görüyorum. Hissediyorum. Ama Cumhuriyet'in eksiklerini gidermenin yolu Cumhuriyet'ten vazgeçmek değildir. Cumhuriyet'in eksiklerini tamamlamanın yolu;
daha fazla demokrasi,
daha güçlü hukuk devleti,
daha bağımsız yargı,
daha özgür toplum,
daha güçlü Meclis
ve anayasal haklarının güvencede olduğu ve bunların kullanabildiği bir yurttaşlıktır.
Cumhuriyet'in demokratikleşmesi gerekir. Ama demokratikleşme, Cumhuriyet'i tasfiye ederek, emperyal baskı altında tüm taşıyıcı temel kolonlarını yıkarak gerçekleşemez.
Bu yüzden de milli egemenlik; yurttaşlardan alınıp etnik veya dinsel topluluklara, Meclis'ten alınıp liderler arasındaki kapalı mutabakatlara, anayasal kurumlardan alınıp siyasal pazarlıklara, milletin elinden alınıp bir kişinin veya birkaç kişinin iradesine bırakılamaz. Çünkü egemenliğin sahibi millettir. İstisnasız bütün millettir.
MESLEK SORUNLARININ KAYNAĞI SİYASAL DÜZEN
Bütün bunları konuşurken kendi mesleğimizin yaşadığı ağır sorunları görmezden gelemeyiz. Genç meslektaşlarımız büro açmakta zorlanıyor. Bağlı çalışan avukatlar düşük ücret ve iş güvencesi sorunlarıyla karşı karşıya. CMK ücretleri yapılan işin niteliği ve sorumluluğuyla bağdaşmıyor.
Meslektaşlarımızın adliyelerde ve kamu kurumlarında görevlerini yerine getirmesini güçleştiren uygulamalar devam ediyor. Avukatlığın kamu hizmeti niteliği giderek aşındırılıyor. Oysa avukatın ekonomik bağımsızlığı ile mesleki bağımsızlığı birbirinden ayrılamaz.
Geçinemeyen avukat bağımsız olamaz. Bağımsız olmayan avukat güçlü savunma yapamaz. Güçlü savunmanın olmadığı yerde adil yargılanmadan söz edilemez. Bu nedenle avukatların ekonomik ve mesleki sorunları yalnızca bizim sorunumuz değildir. Doğrudan yurttaşın hak arama özgürlüğü sorunudur.
Ancak yine bakıldığında tüm bu meslek sorunlarının kaynağının da mevcut hukuksal ve siyasal düzen olduğu da asla gözden kaçırılmamalıdır. Temel bu sorun düzelmeden gerçekleşen düzenlemeler sadece kısa süreli ağrı kesici etkisi yaratır ancak gerçek bir iyileşme sağlanamaz.
ADALET ÇÖKERSE HUKUK ÇÖKER
Adalet kudretini kaybettiğinde yalnızca mahkemeler zayıflamaz. Toplumun devlete olan güveni zayıflar.
İnsanlar hukuka güvenmek yerine başka güç odaklarına yönelmeye başlar. Suç örgütleri, mafyatik yapılar, denetimsiz cemaat ve tarikat yapıları hukukun bıraktığı boşlukları doldurmaya başlar.
İşte asıl toplumsal çürüme burada başlar. Çünkü devletin temeli gerçekten adalettir.
Adalet çökerse hukuk çöker. Hukuk çökerse demokrasi çöker. Demokrasi çökerse toplumsal barış çöker.
Bu nedenle hukuk mücadelesi yalnızca hukukçuların mesleki mücadelesi değildir. Bir ülkenin geleceği için verilen mücadeledir.
BİZ TARİHE KARŞI SORUMLULUĞU OLAN HUKUKÇULARIZ
Biz avukatlar iktidarın da muhalefetin de avukatı değiliz. Biz hukukun tarafındayız. Çünkü hukuk seçerek savunulmaz. Adalet kişiye göre talep edilmez. Bugün başkasına yapılan hukuksuzluğa sessiz kalan kişi, yarın aynı hukuksuzluk kendi kapısına geldiğinde konuşacak kimse bulamayabilir.
O yüzden gerçek avukat yalnızca dosya takip eden kişi değildir.
Avukat;
adaletsizliğe itiraz eden,
güç karşısında hukuku savunan,
yurttaşın hakkını koruyan,
kadının, çocuğun, emekçinin, çevrenin, doğanın, güçsüzün yanında duran,
iktidar kim olursa olsun hukuka aykırılık karşısında söz söyleyen kişidir.
Biz tarihi yalnızca izleyen insanlar değiliz. Biz tarihe karşı sorumluluğu olan hukukçularız.
TÜRKİYE'NİN İHTİYACI DAHA FAZLA HUKUK
Değerli meslektaşlarım, değerli yurttaşlarımız, Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir otoriter düzen değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlüktür.
Hukuk istiyoruz. Özgürlük istiyoruz. Eşitlik istiyoruz. Bağımsız yargı istiyoruz. Güçlü Meclis istiyoruz.
Ve hepsinden önemlisi, egemenliğin gerçekten kayıtsız şartsız millete ait olduğu demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini istiyoruz.
Ancak tekrar ediyoruz;
Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyetin temel değerlerinden vazgeçmek değildir.
Cumhuriyet'i demokrasiyle tamamlamaktır.
Cumhuriyet'i hukukla güçlendirmektir.
Cumhuriyet'in anayasal haklarının güvencede olduğu ve bunların kullanılabildiği yurttaşlık sözünü gerçekleştirmektir.
O yüzden demokrasi parçalanamaz. Cumhuriyet yurttaşlığı bölünemez. Egemenlik paylaştırılamaz.
"HAK KUVVETTEN ÜSTÜNDÜR."
Ve hukuk...
Güçlünün iradesi değil, gücün sınırıdır. Bizler buna "hukukun üstünlüğü" diyoruz.
Biz Bursa Barosu olarak; avukatsız adalet olmayacağı bilinciyle, hiçbir adaletsizliğe boyun eğmeden,
Susmadan, kimsenin ilikletemediği cübbelerimizi hiçbir gücün önünde iliklemeden, meslektaşlarımızla birlikte yılmadan, usanmadan, korkmadan, itaat ve biat etmeden, hukuku, Cumhuriyet'i ve adaleti savunmaya devam edeceğiz.
Ve Cumhuriyet'in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yüz yılı aşan bir mesafeden bugüne ulaşan o yalın hukuk ilkesini söylemeye devam edeceğiz:
"Hak kuvvetten üstündür."
Yeni adli yılın ülkemize; adalet, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve gerçek bir hukuk devletini getirmesini diliyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bursa Barosu’nun saat 09.00’da gerçekleştirilen adli yıl açılış töreninden sonra saat 10.00’da Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın töreni gerçekleştirildi. Törende sadece yargı kurumlarının başkan ve yöneticileri Atatürk Anıtına çelenk sundu. Saygı duruşunda bulunuldu, İstiklal Marşı okundu. Adalet Sarayı giriş holünde adli yıl kokteyli verildi. Kokteyle Bursa Valisi Erol Ayyıldız, yargı protokolü, Bursa Barosu yöneticileri avukatlar ve yargı personeli katıldı.