Nilüfer TUNÇ

Nilüfer TUNÇ

Türkiye’nin yapay zekâ sınavı

Türkiye’nin yapay zekâ sınavı

Aklınıza gelen hemen her bilgiye, doğruluğu her zaman kesin olmasa da saniyeler içinde ulaşmak... Birkaç cümle yazıp resim, video hazırlatmak, saatler sürecek bir işi dakikalar içinde tamamlatmak...

Yapay zekâ hayatımıza böyle bir hızla girdi.

Başlangıçta eğlenceli ve pratik bir teknolojik yenilik gibi görünüyordu. Bugün ise meselenin çok daha büyük olduğunu görüyoruz.

Yapay zekâ artık yalnızca teknoloji şirketlerinin geliştirdiği bir yazılım değil. Ekonomiden savunmaya, sağlıktan eğitime, sanayiden medyaya kadar hemen her alanı değiştiren yeni bir güç.

Türkiye de bu dönüşümün tam ortasında, geleceğini belirleyecek önemli bir sınav veriyor.

Bu sınavın ilk ayağı dijital bağımsızlık.

Bugün milyonlarca insanın kullandığı büyük yapay zekâ sistemlerinin önemli bölümü yabancı şirketler tarafından geliştiriliyor. Modelleri, veri kaynakları ve hesaplama altyapıları da büyük ölçüde Türkiye'nin dışında.

Bu nedenle mesele sadece “Biz de yerli bir sohbet robotu yapalım” meselesi değil.

Türkçeyi bütün zenginliğiyle anlayan modellerden güvenli veri altyapısına, yüksek işlem gücünden kendi verimiz üzerinde söz sahibi olmaya kadar geniş bir ekosistem kurmamız gerekiyor.

Kendi kültürümüzü, tarihimizi, hukuk sistemimizi ve dilimizin inceliklerini bu yeni dünyaya doğru biçimde taşıyamazsak, gelecekte Türkiye'yi başkalarının oluşturduğu veri ve modeller üzerinden okumak zorunda kalabiliriz.

Ama dijital bağımsızlığı dünyaya kapanmak olarak da anlamamak gerekiyor.

Her şeyi tek başımıza üretmemiz ne mümkün ne de gerekli. Önemli olan, dünyanın geliştirdiği teknolojilerden yararlanırken kritik alanlarda bütünüyle dışarıya bağımlı kalmamak. Gerektiğinde kendi sistemlerimizi geliştirebilecek bilgiye, insana ve altyapıya sahip olmak.

Türkiye'nin bu konuda önemli bir tecrübesi var: savunma sanayii.

İHA, SİHA ve otonom sistemlerde yıllar içinde ciddi bir teknolojik birikim oluştu. Şimdi önümüzde başka bir soru var:

Bu birikimi sivil hayata ne kadar aktarabileceğiz?

Hastanelerde teşhise yardımcı olan sistemlerden çiftçinin ürün verimini tahmin eden modellere, deprem sonrası hasar tespitinden şehirlerin trafik yönetimine kadar önümüzde çok geniş bir alan bulunuyor.

Asıl teknoloji hamlesi burada başlayacak.

Türkiye bu konuda bazı adımlar atıyor. TÜBİTAK'ın Yapay Zekâ Ekosistem çağrılarında bugüne kadar 64 proje yaklaşık 325 milyon lira ile desteklendi. 2026 programında akıllı üretim, tarım ve hayvancılık, finans teknolojileri, iklim ve sürdürülebilirlik ile eğitim teknolojileri öncelikli alanlar arasında. Kamu kurumlarının ihtiyaçlarına yönelik ayrı yapay zekâ projeleri de yürütülüyor.

Bunlar önemli.

Ama yapay zekâ yarışının pek konuşulmayan başka bir cephesi daha var: hesaplama gücü ve enerji.

Çünkü yapay zekâ sadece kod değildir.

Büyük modelleri eğitmek ve çalıştırmak için yüksek kapasiteli işlemcilere, dev veri merkezlerine, hızlı iletişim altyapısına ve bütün bunları besleyecek enerjiye ihtiyaç var.

Geleceğin fabrikalarının bacaları olmayabilir ama elektrik sayaçları oldukça hızlı dönecek.

Bu nedenle veri merkezleri, işlemci kapasitesi ve enerji politikaları artık teknoloji politikasından ayrı düşünülemez.

Denklemin belki de en değerli parçası ise insan.

Türkiye'nin gençleri bu konuda önemli bir potansiyel taşıyor. TÜİK'in 2025 verilerine göre Türkiye'de üretken yapay zekâ kullandığını söyleyenlerin oranı yüzde 19,2. 16-24 yaş grubunda ise bu oran yüzde 39,4'e çıkıyor. Yani yaklaşık her 10 gençten 4'ü üretken yapay zekâyı kullanıyor.

Güzel.

Ama yapay zekâyı kullanmakla yapay zekâ üretmek arasında uzun bir yol var.

Asıl hedefimiz gençleri yalnızca başkalarının geliştirdiği sistemlere soru soran kullanıcılar haline getirmek değil; o sistemleri tasarlayan, geliştiren ve dünyaya satan insanlar haline getirmek olmalı.

Bunun yolu da eğitimden geçiyor.

Üstelik yapay zekâ eğitimi yalnızca bilgisayar mühendislerinin işi değil. Doktorun, hukukçunun, öğretmenin, gazetecinin, çiftçinin, sanayicinin ve kamu yöneticisinin de kendi alanında yapay zekâyı anlayabilmesi gerekiyor.

Yakın gelecekte yapay zekâyı kullanabilmek, bilgisayar kullanabilmek kadar temel bir beceri haline gelebilir.

Türkiye stratejiler hazırlıyor, destek programları oluşturuyor, üniversiteleri ve şirketleri bir araya getirmeye çalışıyor.

Bunların hepsi önemli.

Ama teknoloji yarışlarında ülkeleri öne çıkaran şey hazırlanan raporların kalınlığı değil, ortaya çıkan ürünlerin gücüdür.

Türkiye'nin yapay zekâ sınavı da kendi sohbet robotunu yapıp yapamayacağıyla ölçülmeyecek.

Asıl sınav; kendi verisini koruyabilen, bilim insanını ve mühendisini ülkede tutabilen, hesaplama gücünü kurabilen, girişimcisini destekleyen ve yapay zekâyı tarımdan sanayiye, sağlıktan eğitime kadar ekonomik değere dönüştürebilen bir ülke olup olamayacağımız.

Önümüzdeki soru çok net:

Başkalarının ürettiği teknolojinin abonesi mi olacağız, yoksa kendi teknolojisini geliştirip dünyaya satan ülkelerden biri mi?

Cevabı yazdığımız stratejiler değil, yaptıklarımız verecek.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ