Önümüzdeki Sınavlar adece durak, yolun kendisi değil...
- 12-06-2026 18:58
- 12-06-2026 19:00
Haziran ayı geldiğinde Türkiye’de milyonlarca evde televizyonun sesi biraz daha kısılır, mutfakta ayak uçlarına basılarak yürünür. Bu hafta sonu yine o bildik, tanıdık ama her defasında kalbimizi aynı yerden sızlatan sınav dönemlerinden birinin eşiğindeyiz. Gençlerimiz hayatlarının belki de ilk büyük ve keskin virajını almak üzere LGS sıralarına oturacaklar. Üstelik bu sadece ilk dalga; hemen bir hafta sonra bu kez abileri ve ablaları üniversite kapılarını aralamak için YKS salonlarını dolduracak. Liselerden üniversitelere uzanan, ardı ardına dizilmiş iki büyük sınav dalgasıyla koca bir ülke adeta nefesini tutmuş bekliyor.
Belediyeler ve kurumlar elinden geleni yapıyor; otobüsler, metrolar sınav günlerinde öğrenciler ve aileleri için ücretsiz hizmet veriyor, sınav merkezlerinin çevresinde gürültü yapılmaması için çağrılar yapılıyor, binlerce görevli iş başına geçiyor. Elbette toplumsal dayanışmanın bu örnekleri çok kıymetli. Ancak mesele sadece dışarıdaki gürültüyü susturmakla bitmiyor. Asıl mesele, çocukların zihnindeki ve ailelerin yüreğindeki o büyük gürültüyü biraz olsun azaltabilmek.
Eğitim sistemimizin bizi getirdiği noktada çocukların çocukluğunu, gençlerin en heyecanlı yıllarını birkaç saatlik sınavlara sığdırmaya çalışıyoruz.
Üstelik üniversite sınavına girecek gençleri bu yıl daha farklı bir tablo bekliyor. Yükseköğretim Kurulu'nun son yıllarda uyguladığı planlama doğrultusunda üniversite kontenjanlarında önemli ölçüde azaltıma gidildi. Son üç yılda toplam kontenjanlarda yüz binlerce kişilik daralma yaşanırken, başta hukuk, psikoloji, eczacılık, diş hekimliği ve mimarlık olmak üzere bazı bölümlerde kontenjanlar düşürüldü. Yükseköğretim politikası giderek istihdam odaklı bir yapıya yönelirken, diğer taraftan yapay zeka, siber güvenlik, veri bilimi ve dijital teknolojilere yönelik programların önünün açılması hedefleniyor.
Yani gençler artık sadece birbirleriyle yarışmıyor; aynı zamanda daralan kapılar, değişen meslekler ve hızla dönüşen bir üniversite sistemiyle de mücadele ediyorlar.
İşte bu yüzden aileler, yemeyip yedirdikleri, içmeyip içirdikleri, her türlü fedakârlıkla büyüttükleri evlatlarının geleceğini o cevap kağıdındaki siyah yuvarlakların içine emanet ederken haklı bir kaygı taşıyorlar. Çocuklar ise daha hayatın ne olduğunu tam anlamadan omuzlarına yüklenen "başarı ya da başarısızlık" baskısıyla sınanıyorlar. Sanki o kitapçığın kapağı kapandığında bir insanın bütün hayatı, yeteneği, emeği ve karakteri tek bir puanla ölçülecekmiş gibi...
Oysa hayat ne sınav salonlarının kapısında başlar ne de orada biter. Bugün o sıralarda ter dökecek olan her çocuk, bir puandan, bir başarı sıralamasından ya da bir üniversite tabelasından çok daha fazlasıdır. Gerçek başarıyı yalnızca doğru şıkları bulmakta arayan bir toplum, çocuklarının içindeki farklı yetenekleri, sanatçı ruhları, yenilikçi fikirleri ve yaşama sevincini fark edememe tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Üniversiteler değişebilir, kontenjanlar azalabilir, meslekler dönüşebilir. Ama gençlerin potansiyeli, hayalleri ve üretme gücü bunların çok ötesindedir.
Bu önümüzdeki iki kritik hafta sonunda okul kapılarında bekleyecek tüm anne babalara ve sınava girecek gençlere söylenebilecek en samimi söz belki de şudur:
Bu sınavlar bir duraktır; yolun kendisi değil.
Önemli olan, o kapıdan çıktıklarında sonuç ne olursa olsun arkalarında kendilerine sevgiyle sarılacak ve "Sen bizim için her şeyden daha değerlisin" diyecek insanların olduğunu bilmeleridir.
Çünkü hiçbir sınav sonucu, bir çocuğun gözündeki ışıktan daha parlak olamaz.