Neyi arıyoruz ki?

Neyi arıyoruz ki?

Aklınıza bir melodi takıldığı oldu mu? Ama bir türlü çıkaramadığınız...

Şimdi onlardan biri çalıyor: The Windmills of Your Mind (Zihnindeki Yeldeğirmenleri). Aylar sonra mucizevi şekilde karşıma çıktı. İnsanın kafasında dönüp duran düşünceleri anlatıyor. Zihnin rüzgâr gülünün kanatlarına takıldığı, kendi etrafında dönüp duran, aynı çemberin içinde çıkış arayan o sonsuz kafa karışıklığını...

Ne alaka bu şarkı, diye düşünürken başka bir melodi sızıyor: “Parçalandım...” İçimizin kırık dökük haritasını şarkıya dönüştüren Candan Erçetin soruyor sanki: Biz hayat boyunca gerçekten neyi arıyoruz? Kendimiz gibisini mi, yoksa içimizdeki o dipsiz boşluğu tek bir dokunuşla kapatacak bir kurtarıcıyı mı?

Oysa belki de asıl soru şu: Kendimiz neyiz, biliyor muyuz ki o boşluk ne olsun?

Psikoloji buna “bilinçaltı gölgesi” diyor. Bu ara fazlaca dillerde. Kabullenmekten kaçındığımız, kuytu köşelere attığımız o diğer yarımız... Başkalarında tutkuyla aradığımız ya da korkuyla, nefretle kaçtığımız şey. Belki de bütün bunlar tam da duvara vuran, hatta bazen toslayan yansımalarımızdır. Belki değil; tecrübeler öyle söylüyor. Ama içimizdeki boşluk bir eksiklik değil, sadece henüz tanışmadığımız ya da ötelediğimiz kendimiz...

Ve tek bir insandan hem o boşluğu doldurmasını hem gölgemize ışık tutmasını hem de bizi bütün kılmasını beklemek... Sevgi ya da aşk adı altında güzel görünen ama ruha yapılan bir haksızlık.

Kaçmak mümkün mü? Başka şehirlere, başka insanlara vursak kendimizi? O zaman da Sezen Aksu’nun kehaneti çıkıyor karşımıza: “Derdin dünyadan büyükse tebdil-i mekânda fayda yok.” Çünkü gittiğin her yere içindeki o cızırtılı radyoyu ve bavulundaki gölgeni de sürüklüyorsun. İçindeki o büyük dert, kendinle yüzleşemedikçe hiç değişmiyor. Çıkışı bulana kadar...

Rilke de onu diyor:

Şimdi evi olmayan, sonra da ev kuramayacak.
Şimdi yalnız olan, daha da yalnız kalacak,
uyanık olacak, okuyacak, uzun mektuplar yazacak
ve ağaçlı yollarda bir o yana bir bu yana,
yapraklar savrulurken huzursuzca dolaşacak.

Huzursuzluk, evsizlik hissi dışarıda bir çatı bulamamaktan değil, insanın kendi içine yerleşememesinden kaynaklanıyor. Soğanın kabuğunu her soyduğunda olduğu gibi taze bir koku yayılıyor ortalığa. Hep aynıymış gibi duran, kendini hep aynı kelimelerle anlatan ama her katmanıyla bizi biraz daha o özdeki “cücüğe” yaklaştıran bir yolculuk bu. Ağlatsa da...

Peki ya oraya varınca?

Hayat bir kenara atılmış katmanlar ve ortadaki o küçücük, çıplak çekirdek mi? Her seferinde gözümüzü yakan taze bir koku... Yoksa o özdeki cücüğe ulaştığımızda artık soyacak kabuk kalmadığını, kendimizden başka gidecek yerimiz olmadığını anlamak mı amacı?

Ne diyordu şarkı? Zihnimizde dönüp duran o yeldeğirmenleri, birbirine bağlanan daireler, bitmeyen dönüşler...

Aslında “hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor” desek de, o kesintisiz ve net bir film şeridi değil; parçalanmış fragmanların birleşimi. Bizler de bazen çorak bir taşa çarpıp dağılan, bazen toprağın kuytu bir çatlağına sızıp yeraltı sularına karışan bir yağmur damlasıyız. Orada kaybolduğumuzu sanırken güneşle buharlaşıp göğün koynunda yeni bulutlara dönüşen, ve her defasında başka bir surette nefes alan bir can.

Belki de mesele, sonunda kendimizi bulmak değil; yeldeğırmeni gibi dönerken her seferinde kendimiz hakkında bilmediğimiz bir şeyi keşfetmek. Güneşe hasret tohumlara, açılmayı bekleyen gizli çiçeklere yol vermek.

Tanju Okan'la bitirelim. Bir rüzgar esti ta eskilerden. Çocukluğum...

Ya da, başlayalım.

Sevgiyle kalın.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ