ZAFER ÖZCİVAN

ZAFER ÖZCİVAN

EKONOMİST - YAZAR

Kısa vadeli dış borçta dikkat çeken yükseliş

Kısa vadeli dış borçta dikkat çeken yükseliş

Türkiye ekonomisinin dış finansman görünümünü anlamak açısından önemli göstergelerden biri olan kısa vadeli dış borç istatistikleri, Temmuz 2026 itibarıyla dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın açıkladığı verilere göre kısa vadeli dış borç stoku bir önceki aya göre yüzde 3,8 artarak 177,1 milyar dolara yükseldi. Daha geniş bir gösterge olan ve vadesine bir yıl veya daha az kalan borçları ifade eden “kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç” ise 248,1 milyar dolar seviyesine ulaştı.

Burada öncelikle bir ayrımı doğru yapmak gerekiyor. 177,1 milyar dolarlık rakam, orijinal vadesi kısa olan borçları ifade ederken, 248,1 milyar dolarlık rakam vadesine bir yıl veya daha az kalan toplam dış borç yükümlülüğünü gösteriyor. Dolayısıyla ikinci rakam, Türkiye’nin önümüzdeki bir yıllık dönemde karşı karşıya bulunduğu dış finansman ihtiyacını değerlendirmek açısından daha geniş bir perspektif sunuyor.

Bence bu rakamların bize söylediği en önemli şey, dış borcun sadece miktarına değil, vade yapısına ve çevrilme kapasitesine bakılması gerektiğidir.

Çünkü dış borç tek başına ekonomik bir sorun değildir. Önemli olan borcun hangi amaçla kullanıldığı, ne kadarının üretim ve ihracat kapasitesi oluşturan alanlara yöneldiği, vadesinin ne olduğu, maliyetinin ne kadar olduğu ve vadesi geldiğinde yeniden finansman imkanının bulunup bulunmadığıdır.

Temmuz verilerinde bankacılık kesimi özellikle dikkat çekiyor. Bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku aylık yüzde 4,3 artarak 77,8 milyar dolara yükseldi. Yurt içi bankaların yurt dışından kullandıkları kısa vadeli kredi ve menkul kıymet yükümlülükleri ise yüzde 23,5 artarak 9,8 milyar dolara çıktı.

Bu gelişmeyi yalnızca “borç arttı” şeklinde değerlendirmek doğru olmaz. Bankacılık sisteminin dış kaynaklara erişiminin devam etmesi, uluslararası finansman kanallarının tamamen kapanmadığını da gösteriyor. Ancak burada maliyet konusu büyük önem taşıyor.

Küresel faizlerin, enerji fiyatlarının ve jeopolitik risklerin yüksek seyrettiği bir ortamda dış kaynak bulabilmek kadar, bu kaynağın hangi faiz ve vade koşullarıyla bulunduğu da önemlidir. Borcun miktarı kadar finansman maliyeti de şirketlerin ve bankaların bilançolarını etkiliyor.

Bankalar dışındaki diğer sektörlerin kısa vadeli dış borcu da temmuz ayında yüzde 3,6 artarak 74,7 milyar dolara yükseldi. Bu grubun önemli bölümünü dış ticaret işlemlerinden doğan ticari kredi yükümlülükleri oluşturuyor. Ticari kredi yükümlülükleri 65,1 milyar dolara ulaşırken nakit kredilerden kaynaklanan yükümlülükler de 9,7 milyar dolar seviyesine çıktı.

Burada reel sektör açısından önemli bir nokta ortaya çıkıyor.

Türkiye'nin ihracat ve ithalat yapısı düşünüldüğünde ticari kredilerin dış ticaretin doğal bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor. Firmalar mal alırken veya satarken belirli vadeler kullanabiliyor. Dolayısıyla ticari kredi rakamındaki yükselişi doğrudan bir finansal kriz göstergesi olarak görmek doğru değildir.

Ancak reel sektörün döviz kazancı ile döviz yükümlülüğü arasındaki dengenin korunması gerekiyor.

Özellikle döviz geliri olmayan veya sınırlı olan şirketlerin döviz cinsinden borçlanması, kur hareketlerinin hızlandığı dönemlerde bilançolar üzerinde önemli baskı oluşturabilir. Bu nedenle firmaların borçlanma kararlarında yalnızca “kaynağın bulunup bulunmadığına” değil, “bu kaynağın hangi para biriminde ve hangi vadede kullanılacağına” da bakması gerekiyor.

Türkiye ekonomisi açısından bir başka kritik gösterge ise 248,1 milyar dolarlık kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç rakamıdır. Bu rakam, önümüzdeki 12 ay içinde vadesi gelecek dış yükümlülüklerin büyüklüğünü gösterdiği için rezervler, ihracat gelirleri, turizm gelirleri, doğrudan yatırımlar ve diğer döviz kaynaklarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Burada Merkez Bankası rezervlerinin önemi de ortaya çıkıyor. Kısa vadeli dış borcun yüksek olması tek başına alarm anlamına gelmez. Asıl mesele, ülkenin kısa vadeli dış yükümlülüklerini karşılayabilecek döviz likiditesine ve finansman kanallarına sahip olup olmadığıdır.

Benim açımdan Temmuz verilerinin verdiği temel mesaj şudur: Türkiye ekonomisinin dış finansman ihtiyacı halen yüksek ve bu nedenle finansal istikrar politikalarının önemi devam ediyor.

Üstelik küresel piyasalarda faiz kararları, petrol fiyatları, jeopolitik gelişmeler ve gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye hareketleri Türkiye'nin dış finansman koşullarını doğrudan etkileyebiliyor.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde üç konu özellikle yakından izlenmeli.

Birincisi, kısa vadeli dış borcun hangi hızda arttığıdır. İkincisi, bu borcun ne kadarının uzun vadeli kaynaklarla yenilendiğidir. Üçüncüsü ise Türkiye'nin döviz kazandırıcı faaliyetlerinin, özellikle ihracat ve turizm gelirlerinin, dış finansman ihtiyacını ne ölçüde karşıladığıdır.

Türkiye'nin 2026 yılının ikinci çeyreğinde toplam brüt dış borç stoku da 539 milyar dolar seviyesindeydi. Aynı dönemde kısa vadeli dış borç 170,7 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Temmuz ayındaki 177,1 milyar dolarlık gelişme, kısa vadeli borç tarafında artış eğiliminin sürdüğünü gösteriyor.

Sonuç olarak, kısa vadeli dış borçtaki artışı ne küçümsemek ne de tek başına olumsuz bir ekonomik tablo olarak değerlendirmek gerekir.

Ekonomiler borçlanabilir. Önemli olan borcun sürdürülebilir olmasıdır.

Türkiye'nin önündeki temel hedeflerden biri, kısa vadeli dış finansman ihtiyacını yönetirken daha uzun vadeli ve daha düşük maliyetli kaynaklara ulaşmak, ihracat kapasitesini artırmak, döviz kazandırıcı faaliyetleri güçlendirmek ve şirketlerin kur riskini daha etkin yönetmesini sağlamaktır.

Özellikle reel sektör açısından artık “ne kadar borcum var?” sorusu kadar “bu borcu hangi para biriminde, hangi vadede ve hangi gelirle ödeyeceğim?” sorusu da önem taşımaktadır.

Benim değerlendirmeme göre Temmuz 2026 kısa vadeli dış borç verileri, Türkiye ekonomisinin önündeki en önemli konulardan birinin hâlâ dış finansman kalitesi ve borcun vade yapısı olduğunu ortaya koyuyor. Önümüzdeki aylarda rakamların yönü kadar, bu borcun çevrilme maliyeti ve Türkiye'nin döviz likiditesiyle birlikte değerlendirilmesi, ekonominin gerçek fotoğrafını görmek açısından çok daha sağlıklı olacaktır.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

[email protected]

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ