Nilüfer TUNÇ

Nilüfer TUNÇ

Nilüfer Çayı kimin karası?

Nilüfer Çayı kimin karası?

​Uludağ’ın güney yamaçlarından, o buz gibi zirvelerden doğarken kristal kadar berrak, avuçla içilecek kadar temiz bir su düşünün. Doğanın Bursa’ya armağan ettiği, üzerine titrenmesi gereken bir yaşam pınarı...

Ancak bu berrak hikaye, su dağdan ovaya inip şehrin organize sanayi bölgeleriyle, fabrikalarıyla buluştuğu an trajik bir şekilde son buluyor.

Uludağ’ın ak sütü gibi doğan Nilüfer Çayı, Bursa Ovası’nın bağrında simsiyah, adeta ovaya dökülmüş bir sıcak asfalt hattına dönüşüyor.

​Yıllardır her seçim döneminde, her çevre panelinde "Temizleyeceğiz, eski günlerine döndüreceğiz" sözlerini dinleyip duruyoruz.

Fakat laboratuvarlardan ve akademik odaların teknik raporlarından gelen son veriler, durumun hamasetle çözülemeyecek kadar acı bir tezat barındırdığını gösteriyor.

Yapılan bilimsel analizler açıkça ortaya koyuyor ki, nehir yatağındaki su kalitesi ovaya indiği an en alt seviyeye geriliyor.

Özellikle yaz aylarında nehrin kendi doğal su miktarı, yani debisi iyice düşünce maske tamamen düşüyor.

Çay yatağında akan şey artık bir akarsu değil; tekstil fabrikalarının, boyahanelerin arıtmadan ya da yetersiz arıtmayla dereye saldığı boyar maddeler, kostik, krom ve ağır kimyasallardan oluşan zift gibi bir endüstriyel atık kokteyline dönüşüyor.

​Bu noktada durup kendimize şu can yakıcı soruyu sormak zorundayız: Nilüfer Çayı kimin karası?

​Bu kara, sadece üretirken maliyeti düşürmek adına kaçak deşarj hatları çekip kimyasal zehrini gece yarısı dereye bırakan birkaç vicdansız sanayicinin karası mıdır?

Yoksa "Sanayi büyüyor, istihdam artıyor, ekonomi canlanıyor" diyerek, bu şehrin havasının, suyunun ve en önemlisi geleceğinin göz göre göre kurban edilmesine sessiz kalanların, denetimleri kağıt üzerinde bırakanların da bu karada payı yok mudur?

Kuşkusuz, son dönemde çevre müdürlüklerinin ve yerel yönetimlerin koordinasyonuyla yapılan denetimlerde, yüzün üzerinde fabrikanın atık çıkışının mühürlenmesi ve nehir yatağında biriken o katran karası balçığın temizlenmesi için iş makinelerinin sahaya inmesi olumlu adımlardır.

Ancak bu adımlar, yılların birikimi olan bu devasa çevre katliamını kökten çözmeye yetmiyor. Yangın çıktıktan sonra itfaiye çağırmak yerine, o yangının hiç çıkmamasını sağlayacak yapısal kararlara ihtiyacımız var.

​Üstelik bu mesele, sadece çevreci derneklerin ya da romantik doğa tutkunlarının dert edineceği soyut bir "doğa sevgisi" meselesi de değildir.

Bu, doğrudan Bursa halkının sağlığı, çocuklarının geleceği ve sofrasına koyduğu ekmeğin davasıdır.

Bugün artezyen kuyusu olmayan, kuraklıkla ve susuzlukla boğuşan bölge çiftçisi, çaresizlikten ürününü bu ağır metallerle dolu, simsiyah akan suyla sulamak zorunda kalıyor.

O suyla büyüyen domates, biber, şeftali yarın sabah bizim, çocuklarımızın sofrasına, pazar tezgahlarına geliyor.

Yani sanayinin arıtmadığı o zehir, dönüp dolaşıp hepimizin tabağına yerleşiyor. Yetmiyor; Nilüfer Çayı topladığı tüm bu zehri Karacabey Longozu’nun üzerinden Marmara Denizi’ne boşaltıyor.

Yıllardır denizlerimizi nefessiz bırakan, balıkçılığı bitiren o müsilaj kabusunun en büyük besleyicilerinden birinin de Bursa’nın bu arıtılmayan suları olduğu gerçeğiyle ne zaman yüzleşeceğiz?

​Bursa, sanayisiyle, üretimiyle, istihdamıyla gurur duyan bir kent.

Kimse bu şehrin fabrikaları kapansın, çarklar dursun demiyor. Ancak hiçbir ekonomik kazanç, hiçbir kâr marjı, bir kentin can damarını kurutmanın, halkını zehirlemenin gerekçesi olamaz.

Sanayileşmek, doğayı katletmek anlamına gelmemelidir.

Teknolojinin bu kadar geliştiği, biyolojik arıtma sistemlerinin, tekstil boyalarını daha dereye ulaşmadan emen yerli ve bilimsel filtreleme yöntemlerinin konuşulduğu bir çağda, Nilüfer Çayı’nı bu halde görmeyi bu kent hak etmiyor.

​Artık geçici pansumanlarla, göstermelik cezalarla vakit kaybetme lüksümüz kalmadı.

Bursa’nın tüm dinamikleri; yerel yönetimleri, sanayi odaları, akademik odaları ve bakanlık yetkilileri popülist tartışmaları bir kenara bırakıp radikal ve kalıcı kararlar almak zorundadır.

Aksi takdirde, gelecekte çocuklarımıza bırakacağımız Bursa, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde öve öve bitiremediği o "Sudan ibaret Yeşil Bursa" değil; toprağı betonlaşmış, havası griye dönmüş, nehirlerinden zift akan yorgun ve hasta bir şehir olacaktır.

Gelin, yol yakınken bu karayı hep birlikte temizleyelim; çünkü bu nehir kurursa, Bursa’nın geleceği de kuruyacak.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ